Çelme Takma Oyunu

Tuvalet giderinin tepemde pıt pıt damlama sesinden, Çin işkencesinde kullanılabileceğine kalıbımı basabileceğim, hamam böceklerinin ayaklarımın altında, duvarların üzerinde düzüştüğünü bilsem de, kapısının otuz yedi ekran tüplü televizyonu boşluğundan gelen ışık ve havadan başka hiçbir penceresi olmayan karanlık

bir oda da bir başıma deviniyordu zihnim, algılayamadığım günün içinde. Hücre gibi bir yerdeydim. Gibi diyorum zira çıkıp gözlerimi kamaştırabilecek şansım vardı. Fakat çıkmaya bedenim değil aklım dayanamıyordu ve gözlerimin kamaşmasından çok kalbimin kararmasından korkuyordum. Sadece nefesimi ve zihnimi durduramadığım bir cehennemin en tepesindeydim. Önce kendimden başladığım insanı sorgulamak her zaman ki gibi kabul edilemez bir varlıkla neticelenirken, tepemde damlayan gider borusunun çanları, kafamı parçalanana kadar duvara vurma isteği oluştursa da, odaklayıcı temposu beni derinlere de çekmişti aklımın tezahüründe. Ha bir de arada duyduğum, hücre kapımdan, açı oluşturarak içeri süzülen güneş ışığının loşluğunda sevişmekten ve zıkkımlanmaktan başka hiçbir şey yapmayan hamam böceklerini, çocuk seslerinin müşterisi olan kulaklarımla göz ardı edebiliyordum. İşte tam o anlarda karanlığa odaklanmış gözlerim aklımın ucunda ’’ Hayatı’’ gösterdi bana.



Somut olarak gerçekleşmişti bu. Sesi vardı, hissi vardı, ağırlığı vardı. Ama aklı tek kalemlikti. Çocuk seslerinden mi etkilenmiştim ya da böcek çıtırtılarından mı bilemedim ama sadece oyun üzerine deviniyordu bilinci. Bunu dediğim an da kişiselleştirdiğimi de anlamıştım. Karanlık onu ürpertici kılıyordu karşımda. Tahta kurularıda eşlik

edince çekinmeden konuşmaya başlamıştım. Onu istemediğimi gider borusunun, çocuk çığlıklarının, kurtların

kıvrıla kıvrıla boşluğa çıkmaya çalışmasının ve böceklerin ayak seslerinin varlığı, benim ona karşı sesimi

yükseltmeme katkı sağlıyordu. Duygularımın ürünü zihnim, ona nefretini kusuyordu. Neden diyordum hep. Neden beni çıkmazlara sürüklüyorsun, neden beni hep kendimle baş başa bırakıyorsun da kendimi senin uğruna

kurban etmem için çabalıyorsun ha! Söylesene neden beni hiç sevmedin. Bana hep acı verdin. Bu acıları başkalarına yaşatıp bana daha çok acı çektirdin. Amaçsız bıraktın beni! Hiçbir şeyin yararı yok bu bedene, varlığı senin oyunlarını hiçbir zaman kazanamayacak kadar yetersiz hislerde…


Tam da bu esnada yeni su damlasının aklıma mıh gibi çakmış bir çivi darbesini, karanlığın içinde görüp haykırdığım Hayat’ın yaşama formunun bu olduğunu anladım. Oyun. Hayat tek bir akılla oyun oynayarak besleniyordu ve yaşam kaynağı insandı. Oyunu ise harikulade primitifti. ’’ İnsanı yaşam düzleminde gittiği yolda çelme takma’’ oyunuydu. Bu çelmeler bizim acılarımızdı; sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, bir yarışı

kazanamadığımızda, karnımızı doyuracak para bulamadığımızda, annemizin bir kere bile başımızı okşamadığını hatırladığımızda, soğuktan titreyen bedenler gördüğümüzde, bir pastanın tadı nasıldır veya bir telefondan ona ait alo sesi dahi duymayanların bilincinde, en değerli arkadaşımız bizi yarı yolda bıraktığında, ya da hiç arkadaşımızın olmadığını hissettiğimizde, hastalık başımıza üşüştüğünde, mühendislik okuyup çaycılık yapmak

zorunda olduğunda, başkasının babası çocuğunu sevip ona gülerken, onunla sohbet edip dinlerken, senin babanın yüzüne bakmadığı, heyhat ki üzerine onun istediği gibi yaşamak zorundalığı sunduğu hissini yaşadığında… Hepsinde çelmeyi takmıştır. Düşürmeye çabalamıştır her fırsatta. Yapmaktan da, var olduğumuz süre boyunca vazgeçmek nedir bilmeyecektir. Bunu anlamıştım. Seviyor oynamayı namussuz napacaksın? Fakat oyunu öyle bir oynar ki; her seferinde çelmeyi taksa da hiçbir zaman betona yüzünü çarpmaz. Zira bu eylemden başka bildiği ne oyun ne de yaşam var.


Sesi karanlığın içinden yangına sebep olan kıvılcım gibi parladı aklımda.


-Seni her seferin de tutup kaldıracağım ki tekrar çelme takabileyim.


Üzerine bir sigara yakıp tüten dumanı izliyordum gider borusunun şefliğini yaptığı orkestra eşliğinde…






Fotoğraf: Nathan Lerner -Charley’s Eye 1940

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember