ÖZGÜRLÜK YANILGISI


Aklım, civcivli, yapış yapış sıcak bir pazar sokağıdır benim sen gidince. Alıyorum başımı, sahil kıyılarına vuruyorum kendimi hâl öyleyse.


Mavi boyası dökülmüş kederli bir kayığa atıyorum kendimi. Adı “Nazan”dır o gariban kayığın. Kim bilir kimin kan kaybederek can veren sevdasının kazınmışlığıdır o ad. Kürekleri, yaşlı bir adamın dizleri kadar dayanıksızdır. Kimsenin gözü kesmez o küreklerle şöyle bir turlamayı. Kayık ihtiyardır, yosun tutan kıçına baktıkça ağlayacağı gelir insanın. Öyle yalnızdır.


O kayığa çöreklenip, o hayın küreklere itimatla çıkıyorum işte yola. Dibindeki şüpheli çatlaklardan su alır mı acep diye düşünmüyorum, açılıyorum. Sen gitmişsindir çünkü, gülen gözlerin yoktur artık göz kapaklarımın aralığında. Nazan gibi kalmışımdır kıyıda. Hay ben böyle hayatın...


Dalgaların arasında devinirken kayığın gövdesinden çenesi düşük bir cüce çıkıyor sonra. Ne iş bilmem. Tepesinde yosundan şekilsiz bir şapka.


“Hah.” diyorum, “Bir sen eksiktin.”


Boyunu aşan dertlerini anlatıp duruyor cüce. Pek bir geveze. Dilinin altında söyleyecek bir şeyleri daima var. Ufak suratına şamarı geçireceğim geliyor, tutuyorum kendimi.


Niçin böylesine harap bir kayıkla açıldığımı soruyor, cam göbeğinden hallice gözleri sonuna değin açık, ilgili.


“Çok yalnızdı Nazan” diyorum. “Ölmek istediğimden falan değil. O gülünç şapkayı da nereden buldun?”


Bir fidanın kökünü andıran garip parmaklarını şapkasına götürüp şefkatle okşuyor başını. Böyle bir sevinci en son kimin yüzünde gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum.


“Eskiden bu teknenin gövdesinde birlikte yaşadığım bir ahtapotum vardı. Bu şapkayı benim için örmüştü.”


Ceketimin iç cebinden çıkardığım tabladan tütün sarıyorum. “Demek senin gibi bir cücenin, ahtapot bir dostu vardı. Vay anam!”


Güceniyor cüce. Burnu sivrilip yukarı doğru kıvrılıyor alıngan bir edayla. İncecik kollarını göğsünde kavuşturup benden ötelere dikiyor gözünü.


“Kızma be!” diyorum. “Ne oldu peki ahtapot dostuna?”


Kılını kıpırdatmadan cevap veriyor bana.


“O kadar çok büyüdü ki, kolları buraya sığamaz oldu.”


İlgili görünmeye çalışıyorum.


“Birlikte daha büyük bir yere taşınsaydınız.”


Cüce suratıma, söylediğime inanamıyormuş gibi bakıyor.


“Ama bu bencillik!”


Yanıma yaklaşıp tuhaf bedenini dizlerimin üzerine konuşlandırıyor. Şaşkınlıkla karışık bir acımayla kollarımı doluyorum cüceye.


“Daha önce hiç bir cüceyi kucaklamamıştım.”


Sıcak başını göğsüme dayıyor. Küreklerden birinin suyu boyladığını görüyorum. Hava ha karardı ha kararacak. Kaygısızım.


“Onu kıyıda bir balıkçının tezgâhından yürütmüştüm.”


Elleriyle belli belirsiz bir büyüklüğü işaret ediyor.


“Bu kadarcık bir şeydi. Ve o ıslak tepside çırpınıyordu. Onu mantomun arasına saklayıp koşarak buraya geldim. Balıkçı onu ve annesini yakalamış, annesini Yunanlı ihtiyar bir kadın hemencecik satın almıştı. Ayrılmamak için birbirlerine tutunmaya çalışmışlar ama kolları öylesine kayganmış ki...”


Cücenin boynu bükülüyor burada.


“Sonra ne oldu dostuna?”


“Ona Mimi ismini verdim. Nazan’ın gövdesinde birlikte yaşamaya başladık. Akşamları istiridye ve yosun salatası yer, sarhoş denizci fıkraları anlatır, yakamozu seyrederdik. O kadar çok kolu olmasına içerlenir, küçük balıklara, özgürlüklerine gıpta ederdi. Zamanla kolları daha da uzadı, uzadı ve uzadı. Onun kollarını özgürce açabilmesini istiyordum.

Ama burada mümkün değildi. Ona buradan gitmeye ve denizlere açılmaya ikna etmek sandığımdan çok daha zor oldu.”


Ellerini tekrar başına koyarak keyifle gülümsüyor.


“Bu yosundan şapka da onun veda hediyesi.”


Kendi dertlerimden sıyrıldığımı hissediyorum o an.


“Ahtapot Mimi şüphesiz ki kollarını özgürce açabiliyor şimdi. Ama yanında dostu olmadan mutlu mudur?”


Cüce, bir aydınlanma anı yaşıyor zannımca.


“Bana, özgür bırakarak hata yaptığımı mı söylemeye çalışıyorsun?”


İşaret parmağımı cücenin yüzüne sallıyorum.


“Yalnızca, özgür bıraktığını sanıyor olabilir misin?”


Abartılı bir telaşla kayığın içinde turluyor küçücük ayaklarıyla. Pes edip, kayığın burnuna oturuyor sonra. Uzun zaman önce dostuyla seyrettiği yakamoza dalıp gidiyor.

Omuzlarının inip kalkışından, umutsuzluğun dumanı yükseliyor.


“Hata ettim” diyor.


“Ait hissetmediği sularda gönülsüzce kulaç atmaktansa, ait olduğu sularda gönüllü boğulmalıydı belki de.”



Resim:

Gertrude Abercrombie

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember