AMONYAK VE DÜŞÜŞ

Hayattaki yerimi arıyordum. Romanlara, valslere, ayinlere, adamların ve kadınların, insanca kalmış ne varsa onların yüzüne baktım. Masanın üzerindeki bıçağı unutmuşum. İşte o bıçağın metal soğukluğundaki yüzlerce boyutlardan yazıyorum bunları. Karşımda kimin olduğunu bilmeyerek. Bu yazı tamamen bittiğinde boyutlar önümde nefesi kesilene dek alkış tutacak. Yeniden başlamalıyım belki. Geçmişe, en geçmiş olana dönmeliyim. Çalıların ardında gizlediğim korkuma. Kafam önce yüksek bir sesle duvarlara sonra da kaldırımdaki beyaz taşlara çarpıyor. Kafam benimle çok ağzı bozuk bir oyun oynuyor. Belki de hayatıma sağlam bir yaldız atmalıyım, belki sonra beyaza bile boyarım ama şimdi size anlatacaklarımı aklımda yitip giden bir insanın eşyası kadar kalıcı bir şekilde daima yaşatacağım. Yara olmasına, çamura batmasına, parçalanıp buzluğa atılmasına engel olarak daima yaşatacağım o anı. Benim evim bir labirentin içine kurulu. Bu labirent öyle büyük, öyle büyük ki bazen elimi uzatsam kendimi bile bulamıyorum. Bir sabah uyandım. Kalktım. O sabah değişik hiçbir şey olmadı. Portakal suyu sıkmadım, bir silah sesi duymadım, görünmez olduğumu fark etmedim ya da camıma beş bacaklı bir kuş konmadı. Kalktım ve evimden çıkıp otobüse yürüdüm. Kimse kimseye ağız dolusu küfürler yağdırmıyordu henüz ya da kimse kimsenin yurdunu bombalamamıştı. Otobüse bindim. Saat on. Herkes kendi çizgilerine basmadan yürümeye uğraşıyordu. Herkes hayatının haritasını kaydırmadan bu hayattan tek seferde geçip gitmeye uğraşıyordu. Bıkkın ve dağınık insanlar sürüsü. Ben de onlardandım belki. Aldırmadım, benim hayatımın haritası çoktan kaymıştı. Olsun, yeniden çizecektim. Hayatın dışına tükürülmekte, üstelik bunu yaparken şen şarkılar söylemekte üstüme yoktu. Orada bulunan herkes ve ben dahil beni hayatın dışına sağlamca tükürüyorduk. Bu yüzden otobüs yolculuklarım hep çok hızlı geçer. Otobüsten indim, okula yürüdüm. Buralar hep normal. O hava kararmaya nasıl yüz tuttu. Kim diyorsa yalan söylüyor, en sessiz korkular geceleri ortaya çıkmaz. Benim en derin korkularım, en dokunaklı sırlarım hep tam hava kararacakken çarptı yüzüme. Mesela ben küçükken onurum bir akşamüzeri kırılmıştı. Annemin aldığı vazo duvarda bin parça olurken de bir akşamüzeriydi. Enkaz altından ölüm sayıları yükselirken de, ne garip. Ben en çok unutulmaktan korkuyorum. Her iki anlamda da unutulmak. Onca yıllık varlığınla henüz sapasağlam yaşıyorken unutuluyor olmak ağır geliyor insana. Çocukluk korkum da kelimenin en gerçek anlamıyla unutulmaktı. Bir gün anaokulunda gitme vaktim gelmiş, beklerken unutuldum. Bu da bir akşamüzeriydi. Bekledim, bekledim. İki kedi, sayamadığım çoklukta araba, bir uçak, birkaç masal, birkaç sakinleştirici telkin geçti ama beni almaya o gün kimse gelmedi. Çok korkmuştum o zaman. Okulun bekçisi beni arabasıyla evime götürürken tanıdım korkuyu. Akşamüzeri olunca içimin ve dışarının bütün perdelerini kapattım bu yüzden hep. Sitenin önündeki dev kapının önüne gelip bekledim. Bir an önce eve girmeli bir şekilde bu ölü ağırlığını üzerimden atmalıydım. Kapıyı açtım. Açtığımda dünya tersine dönmüş gibiydi. Arkama baktım. Yok, dünya gayet yerindeydi. Hatta o kadar yerindeydi ki. Site bir karambole dönüşmüş. Binlerce kişilik dev sitenin dümdüz yolları birer labirent olmuştu. Göstersinlerdi bana o kamerayı ağzı bozuk birkaç laf edip sonra bunun şaka oluşuyla derin bir nefes alacaktım. İçeriye adımımı attım. Şimdi en karışık bir bulmaca düşünün. Bol kelimeli, bol yola sahip karmakarışık bir bulmaca. Evim,yurdum ve kafam tıpkı o bulmacaları andırıyordu. Yürüdüm. İlk üç binadan sonra sola dönünce apartmanım oradaydı. Öyle olması lazımdı ama yok. Yürüdüm. Yürüdüm. Sağa sola döndüm. Düz gittim, cehennemin dibine gittim ama apartmanı bulamadım. Ne acayip gezegen burası ama o an bu gezegeni bombalayacak öfkeye sahiptim. En nihayetinde apartmanı buldum. Polis mi aranmalıydı? Bu evrendeki ilginç işlerle ilgilenen müdür kimdi? Eve bir gireyim, her şeyi halledecektim. Apartman kapısından girer girmez gördüğüm denklem buradan çıkış olmadığını deliler gibi haykırıyordu bana. Apartmanın içinde onlarca asansör vardı. Bu asansörler sağa, sola, yukarıya, aşağıya, eksi altmış ikiye ve bilmem kaç sayılı katlara çıkıyordu. Artık aklımın sınırlarını elime alıp önüme gelene sallamak üzereydim. Oysa birçok şeye öyle halim yoktu ki. O sırada arkadaşlarımı gördüm. Onlar da en az ya da en çok, içten içe ya da dıştan dışa şaşkınlardı. Olaylar, durumlar, hisler ve fenalıklar öyle hızlı ilerliyordu ki anlamlandırmak ve dolayısıyla anlatmak korkunç zordu. Arkadaşlarımla binip evden içeriye girmeyi ve bütün bu delice durumlar sonlanana kadar da oradan çıkmamayı düşünüyordum. ‘’Ne yapacağız?’’ Bu ses arkadaşımdan geliyor. ‘’Kendimizi tutacağız, hiiiiç ama hiç hiç çıldırmayacağız. Ben bu oyunu bozarım!’’ diyorum. Kendimden çok eminim. Öyle çok eminim ki kendinden bu denli emin olmanın verdiği içi boş cesaretimin sönmesi çok sürmedi. Önce asansöre bindirdim kendimi ve arkadaşlarımı. Hah, dedim. Tamam işte. Bu iş bu kadar basit. Eğer bu olanları gerçekte değil rüyamda yaşıyor olsaydım bu rüyanın evveliyatına dayandırdığım feci korkularıma ve bu sitenin mimarına ağzı bozuk laflar sıralardım. Ama dedim ya, bunların hiçbiri rüya değildi. Asansörün kapısı kapandı ve tam oldu diyecekken her yer karardı. Işıklar geri geldiğinde yanımda ne arkadaşlarım ne de artık sakinliğim vardı. Ben kimdim, burası neydi, biz kim oluyorduk da, ne hakla, nasıl bir dümenin içindeydik? İşte karşımda kendini öldürüp öldürüp yeniden doğurmuş o adam duruyordu. Süha. Süha, Bilge’nin ikiz kardeşi. Bilge de benim erkek arkadaşım. Yani hakikaten nasıl bir dümendi bu? Ne işi vardı burada. Yok bu bir soru değil, şaşkınlık. Süha tanıdığım en zamansız insandı. Bilge’ye o kadar benzer o kadar benzerdi ki yalnızca seslerinden ayırt edebilirdiniz onları.Çoklu kişilik bozukluğu vardı. Bir yanı çocuk, bir yanı bir katil kadar dişli, tırnaklı ve tehlikeliydi. Bilge Süha’yla beni tanıştırdığında iki özün içinde kalmış, zamanın ve devrin arasına sıkışmış bir çocuk görmüştüm gözlerinde. Şimdiyse bana bakarken bir katil görüyorum. Bütün kanım benden çekilerek ince borularla denizlere akıyor. Her şeyin karşısında korkusuzca duran ben birdenbire gelişen bu korkumla şaşkındım. Süha’nın bakışlarını etkili kılan neydi acaba? Hikayesi mi? Çekmecesinde gizliden gizliye sakladığı aşk romanları mı yoksa hiçbir hayata sahip olamayışı mı? Hayatsızdı Süha. Varlığından kırıktı çünkü. Süha kimsenin bir şeyi değildir belki. Bilge’nin kardeşi, bir annenin oğlu, hiçbir şey… Süha bence zamanın oğluydu. ‘’Süha?’’ Korkunç bir bakışı var bana. Hiç cevap vermiyor. Tek bir şey söylemiyor. Yalnızca eksi otuz ikiye basıyor. Eksi otuz iki. Asansör hızla aşağıya inerken eksi otuz ikiyi köklerine ayırıyorum. Dünyanın sonuna gidiyor olmalıyız. Çok korkuyorum. Asansör ekil parçaları, camları olan kırık dökük bir şey ve darbelere karşı da dik duracak gibi gelmiyor. Asansör aşağıya hızla inerken geçtiğim katları görüyordum. Süha’ya yaklaştım. Elimi saçlarına götürüp sevmeye çalıştım. Belki onu çok sağlam seversem bana zarar vermezdi. ‘’Süha, neden? Neden buradasın? Neden buradayız? Neden eksi otuz iki?’’ Süha ilk kez gözlerime bakıyor ve ‘’Otuz iki yaşındayım ve tam otuz iki tane lodos gördüm. Otuz iki tane denizde kirlendim ve otuz iki kere yok oldum. Her sayının bir ömrü var. Bugüne kadar ben otuz iki kere gün yüzü görmedim ve otuz iki tane metal bıçak koleksiyonum var.’’ Bunları söylüyor. Noktası virgülüne bunları söylüyor. Bu bir uyarı mı, bir direniş mi, öfke mi, ne bu? O sırada asansörün kapısı karanlık, bomboş ve sisli bir koridora açılıyor. Olanları ne aklım algılayabiliyor ne de ben. ‘’Süha, ben buraya gelmek istemiyorum. Benim evim burada değil. Gitmek istiyorum.’’ Tekrar yukarıya gitmek için asansörün tuşlarına basıyorum. O sırada Süha çocuk oluyor. Bana yanaşıyor, korkakça bakıyor. Sanki Süha burada yeniden doğdu. Sonra yeniden o öfkeli, otuz iki yaşındaki Süha oluyor. Bana yaklaşıyor. Yaklaşıyor. Mesafe kalmayana dek yaklaşıyor. Kesin şimdi nalları diktim, diyorum. Bu iş buraya kadar. Ama Süha beni öpüyor. Yalnızca öpüyor. Tüm darbelere, yağmalara karşı belki de. Bana zarar vermesin diye öpmesine izin veriyorum. Ölmek istemiyorum. Ölmek için çok mutsuzum çünkü. İnsan mutsuzken ölmemeli hem. Bana kalırsa mutluyken de ölmemeli. Kapı açılıyor. Bir an önce evimi bulmalıyım. Bir an önce bu akşam bitmeli. Bir yandan Bilge’yi ararken bir yandan karanlık dehlizlerde dolanıyorum. Yok, evim hiçbir yerde yok. O sırada arkadaşlarım tozlu, yıkılmış bir evin içinden sesleniyor bana. Evimizi bulamadıkları için oraya sığınmışlar. Evin içine girince her yerde toz bulutları var. Kaygım artıyor. Sanki bütün dünyayı dışarıya çıkarmışlar da bir biz varız. Koltuğa kendimi atıp biraz nefes alırken arkadaşlarıma bütün olanları anlatıyorum. Saat öyle çok ilerlemiş ki salondaki tozlu koltuklarda uyanıyorum birden. Yanımda da arkadaşlarım uyuyor.Bu bir korku filmi olsa burada kesin gerilim müziği girerdi. Yok, hiç gerek yok böyle şeylere çünkü artık kalbim de aklım da kalmıyor. Salonun pencereleri tam yolu görecek şekilde ve bankın yanında birisi sürekli salonu gözlüyor. Allah'ım tüm bu olanları bana gerçekten reva mı görüyorsun? Arkadaşlarımı uyandırıyorum, akıl sağlığımın hala bende olduğunu hep birlikte teyit ettikten sonra salonu gözünü ayırmadan izleyen kişinin Süha olduğunu anlıyoruz. Aceleyle Bilge’yi arıyorum. Gecenin bu saatinde olanları anlatsam kimse kimseye inanmaz onun için sadece durumun acil olduğunu, gelmesi gerektiğini söylüyorum. Daha sonra evi tarif ediyorum. Perdeleri çekip Bilge’yi bekliyoruz. Süha’nın bakışı perde kapalı olsa da üzerimde hissettiğim bir bakıştı aslında. Derme çatma, incinmiş hayatlarımızdan kuşkuluyduk. Heceleri, sözcükleri dilimde yuvarlak bir nesne yaparak duvardan duvara fırlatıyordum. Sakinleştirmek amaçlı saçmalıyordum yani. Bir cesaret kalkıp perdenin köşesinden Süha’ya baktığımda binaya doğru ilerlediğini görüyorum. Bu gece burada öleceğimiz Süha daha gözlerini dikmeden kanıksanmış gibiydi aslında. Hepimiz korkudan volta atıp duruyoruz. Bilge’yi bekliyoruz, yetişeceğine inancımız tam. Kapı çalıyor. Derin nefes. Binanın bir arka kapısı var. Bilge her zaman binaya o arka kapıdan girer. Eğer çok şanslıysak Bilge kapıya Süha’dan önce gelmişti. Kapıyı açtığımda karşımda Bilge’yi görüyorum. Kurtulduk. Bu felaket gece bitti. Son artık. Bütün bu rezalet son bulacak. En azından ölmeyeceğiz. Bilge’yi içeriye alıp kapıyı kapatıyorum. Bilge tek kelime etmiyor, yalnızca kenarda birikmiş tozları tekmeliyordu. ‘’Bilge?’’ ‘’Otuz iki yaşındayım ve otuz iki tane metal bıçak koleksiyonum var.’’ Aklımın bacalarından dumanlar çıkıyor, duyduğum sesin metalik hızı beni çıldırtıyordu. Kızlar çığlıklarla voltalanırken Süha’nın gözlerine çok dikkatli baktım. Ölecektim, bu kesindi ve Süha’ya çok dikkatli baktım. İnsan korkuyorken ölmeli bence. Ya da hem korkuyor hem de anlıyorken ölmeli. Hiç konuşmadı, hiç konuşmadım. Dakikalarca bakındık. Kırmızı hırkasının cebinden deri kaplamalı metal bir bıçak çıkardı. Gülümsedim. O sırada kapı çaldı. Bilge. Bilge geldi. Süha yalnızca durdu. Ne acilen beni öldürmeye ne de konuşmaya başladı. Yalnızca durdu. Kızlar kapıyı açarken duyduğum tek şey Bilge’nin sesiydi. Sonra da duvardaki Süha’nın kanı. Süha’nın ölümü daha doğmadan belliydi. Bir ölünün hastalıklı nefesini taşıyordu hep. Sonunda gerçek ölümüne kavuştu. Süha’nın öldüğü o gece bu dehlizde bir siren sesi yankılandı. Süha’dan önce ve sonra kaç Süha daha varsa hepsi o gece siyah bir poşete koyuldu. Gerisi bende bir balığın hafızasından ibaret. Hiç doğmamışlığın ve aidiyetsizliğini o gece bütün şehir duydu Süha. Daha fazla karıştırma bu suları. -Bu öykünün ortaya çıkmasında emeği büyük olan ve bana en hassas düşünü anlatan Sümeyra Bülbül’e ithafen.-

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember