ANNEMİN SOFRASI -1

Çalması gereken alarmdan birkaç dakika önce uyanmıştım. Çok disiplinli bir programla

sürdürdüğüm günlerimin bana karşıt tek radikal eylemini fizyolojim gerçekleştirmiş, kendini bir şekilde bu ajanda yapraklarının her sayfasını doldurmaktan başka hiçbir şeye benzemeyen saatlerin arasında, yetmiş saniye kadar özgürleştirmişti. Sabah sekiz alarmından sadece yetmiş saniye öncesinde kendi egemenlik sınırlarının keyfini süren bedenim, telefonun titreyip başucumdaki masanın başından düşüşü ve ayaklarımın zemine aynı hızla basışı arasında yalpalanmışsa da dengesini bulmuştu. Halıya değen çıplak ayaklarımın zoraki kuvvetiyle banyoya doğru giderken eklemlerimin sızısını, dümdüz bir çizgi haline getirdiğim kurumuş ve rengi çoktan solmuş dudaklarımla bir şekilde açık ediyordum. Eklemlerimin sızısı bedenimden çok kalbimde gezindi, inceldiği yerden koptu, koptuğu yerde babamın sesinin güveninin ortasında koca bir oyuk açtı, kendi içine kanadı, durdu. Dün gece telefonda beni kendi iyiliğime ikna edene kadar bekletmiş, ertesi güne en az iki öğün konusunda bir anlaşmaya vardırmış, gerekli güven imzalarını sesimden sağladıktan sonra dosyayı telefonla beraber kapatıp gitmişti. Elimde kalem, sesimde burukluk, içimde öfkenin hep yeşeren tohumuyla sistematik ses veren telefonla öylece kalakalmıştım. Bugün en az iki öğün, söylemesi ne kolaydı! Ben bile bu cümleyi kurarken kendime birkaç saniyeliğine inanmış, iki öğün tabağına sığacak o güzel yemeklerin kokusuyla mest olmuş ve tabii dediğim gibi bunu ancak birkaç saniye sürdürebilmiştim. Elimi banyo kapısına doğru uzattığımda ve o sözü edilemeyecek kadar basit ince motor becerimin yitmekte olduğunu gördüğümde, yitişin ardındaki tüm anılarım ve annem, annem, annem, öfke!; tüm bunlar boğazıma oturmuş, onu

bile yutmaktan korkmuş, boğazımdan yutağıma, oradan ağzıma geri yolarak iki dudağımın arasından küfür olarak çıkarmıştım. Kapı koluna harcadığım enerjimin zıttı yönde bir acı kolumdaki eklemlerin her santimine yayılırken, gözümden akan yaş ve kapının açılışı aynı saniye içinde gerçekleşti, buna yemin edebilirdim. Omurgamın ağrısına dayanamayıp bükülen başımı, aynayla paralel olacak şekilde kaldırdım. Karşılaştığım manzaraya karşı duyduğum kusma isteği, çok lezzetli bir yemek tabağına bakarkenki istekle aynıydı. Hatta biri diğerini alt etmeyi çoktan başarmıştı. Pul pul dökülen cildime, rengini önce mora, yer yer griye, köşelere doğru acı kahveye döndüren göz altlarıma, çok büyük bir depremin ardından yıkılmamış olmaktan ağrı ve acı duyan bir enkaza bakar gibi baktım. Tam da bir enkaza yakışır gibi dışını çatlatıp içini dışından da beter etmişti; tek farkı, benim içimin kırık döküklüğü için yardıma gelecek bir AFAD ekibinin bulunmayışıydı. Dokunursam yıkılır, tüm duvarları parça parça elimde kalır diye elimi yüzüme değil aynaya doğru uzattığım anda, evi enkaza dönmüş bir depremzedenin korkusuyla eş değer bir iç çığlığı kopardım. Çığlık evimin kapısından girip

camlarından boşandı, gözyaşlarım beyaz zemin üzerinde aktı, gidere doğru yuvarlandı.

Annem, annem, öfke nefret! Hayatımı işte bu iki aynı sesleniş ve ardı sıra gelen bir duygu

yakarışı arasında, kendi yaşamımı reddederek yaşıyor, yani güya hayatta kalıyordum. Yüzüme usulca çarptığım birkaç avuç sudan sonra ajandamı, birkaç tablet müshili ve ödem atmamı sağlayacak bitki çaylarını çantamın önceden belirli yerlerine yerleştirdikten sonra apar topar evden çıkacaktım ki, gözümün ani yön değiştirmesiyle baktığım alan sınırına giren tartıyı gördüm. Çantayı kolumdan sıyırdım, yere bıraktım. Hayattaki en büyük korkumu haftanın son günlerindeki, yaşımın üzerini kapsayan korku filmlerini izleyerek doyurduğum günlere özlemle, tartının üzerine çıktım. Üzerindeki rakama bakmaya hazır olana kadar bakışlarımı duvara sabitledikten sonra ani ve o an için cesur bir kararla tartının kilo ekranına baktım. Durdum, soluklandım, durdum, gülümsedim. Arada aldığım birkaç yüz gramları saymazsak hiç kilo almadan geçirdiğim koca bir ayı doldurduğum için mutluydum. Ajandama yöneldim, bir gün önceki kilo sayımın altına bir çizgi çekip, bugünkü sayıyı uygun yere yerleştirdim. Ajandayı tekrar çantama atıp sağ elimin baş parmağı ve işaret parmağımı birleştirerek sol kolumun dirseğinin biraz üzerisini, çok sevdiğim bir alanı kucaklar gibi kavradım. Aynı anda

o sevgi dolu alanın düşman işgaliyle nefret dolu bir politikayla yönetilen ülkeye, nefretin

yitime, yitimin de kendini hiç tamamlayamayacak olan bir boşluğa bırakışına şahit oldum. Üstelik bunun için çok da bir şey olmasına gerek yoktu ve nasıl olduysa şuncacık şey de benim başıma gelmişti işte. Annem, annem, öfke! Kavradığım kolumun çevresinde baş parmağımın ucu işaret parmağıma kavuşamamış, tüm kavuşamayan her şeyin acısı o an benim başımdan aşağıya koca bir hayal kırıklığıyla dolu gök gibi yarılmıştı. Çabam, tüm diyetim, tadından nefret ettiğim ilaçlar, gece üç antrenmanlarım, yürümek ve hiçbir yağ zerresini vücudumda tutmamak için on katlı evimizde kullanmadığım asansör.. annem, annem, öfke! Hiçbir işe yaramıyor, yaramadıkça etimi lime lime ediyordu. Yeterince zayıf olmamakla anneme benzemeye başladığım her yılın doğum gününde alkışlarla üflediğim pastayı önce ağzıma, oradan da klozetin dibine gönderişim bundandı. Aynaya baktığımda gördüğüm surattan daha çok nefret ettiğim tek şey o kadındı, annem. Yeterince zayıf olamamanın bedeli gözlerimin önünde, babama verdiğim sözün dalında, kendini bir halatla astı. Ağaçta asılan sözün gırtlağından çıkan şey yeryüzüne bıraktığı son nefes değil, bugüne kadar yediği ve pişman olduğu tüm o lezzetli yemeklerden başka bir şey değildi. Olsa olsa biraz oksijen, biraz da karbondioksit.


Annemin sesiyle ağacın dalını koparıp çantama koydum. O da çantamdaki her şey gibi kendi düzenindeki yerini bulmuştu.




Bu bir Anoreksiya Nervoza öyküsüdür ve birkaç bölümden oluşacaktır.


  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember