ANNEMİN SOFRASI - 2

Bacaklarımın günden güne kuvvetsizleşmesi ve bu kuvvet eksikliğinin, kütlece çok da büyük bir yük olmayan bedenimi taşımakta zorluk çekişinin aksi orandaki hızla, ayaklarım günden güne hiçbir matematiksel fonksiyonla açıklanamayacak derecede yavaşlıyordu. Ancak şöyle söylenebilirdi: Problemin sonundaki tüm değişkenler kendini bu satırdan aşağıya atıyor. Bundan birkaç yıl öncesi olsa, babamın, içinde yaşadığım lanet evi terk etmediği zamanlara dönsek; ben, babasını çok seven bir kız çocuğundan başka bir şey olmasam, belki de bu sık ağaçlarla dolu bayırı bu kadar yavaş iniyor olmaktan böylesine şikayet etmez ve başımı vitrinlerden yana dönmekten de bu denli korkmazdım. Korktuğum, görmek istemediğim şey kendimdi ve bu kaçıştan yorgun düşmüştüm. İnsanın kendini, kendinden sakınmak için hapsettiği yer, kendi iradesinin ancak kaplayabileceği daracık bir alandan başka bir şey değildi. Ama artık daracık, bu kadarcıktım. Korkularım insani hiçbir endişeyi karşılamıyordu. İşte o bu kadarcıklığın avuç içine sığan ama beni koskoca kollarıyla sımsıkı saran, bazı günler nefessiz bırakan korkunun kucağında, kollarında, nefesinde ve her yerde, bu caddeyi başım ayaklarımda, usulca yürümekten başka şansa yer verilmeyen hayat kontenjanımdan, usulca, yürüyerek, geçiyordum. Hayatın içinden de tüm caddelerden de, aynen böyle. Refleksif olarak başımı kaldırdığımda, aniden fren yapan ve asfalta bıraktığı siyah bir izle direksiyon hakimiyetini zorlukla toparlayan kadınla göz göze geldim. Bu refleksin bedeli ani hareketimden dolayı başıma giren sancı, kadının bana bir ucubeymişim gibi bakışının

altındaki evrimsel korku, canını kurtarmak ister gibi arabayı aniden gazlayışı, güçsüzlüğümden dolayı kardiyolojik sıkıntılar yaşadığım kalbimin inatla her şeyden daha hızlı atışı ve ellerimi yüzüme kapatarak ucubeliğimi sakındığım bir utançla sonuçlandı.


Okulun kapısından içeriye kendimle beraber ucube bedeni de itmek için, içimde var olduğunu bildiğimden daha büyük bir enerji açığa çıktı. Ben de onu son zerresine kadar kullandım. İnsanların tek bir et yığını halinde sıraya girdiği tüm törenlerin vaktini yavaşlığım sayesinde şükür ki kaçırmış, aynı kıyafetin içinde birbirlerine sürte sürte koca bir yağ, tuz, ve su bütünü oluşturan yığının midemi bulandıran fazlalığına da katlanmak zorunda kalmamıştım, şimdilik. Kolumda zorlukla duran saatime baktım. Son kontrol için biraz gecikmiştim ama bunu telafi edebilirdim. Okul binası üç katlıydı, her katta sekiz merdiven ve tüm bu yirmi dört merdiveni tahmin ettiğim hızla çıkarsam, vereceğim kalori: 36! Bu iki basamaklı sayının sonuna tutundum, kendimi yukarı doğru çekip zorlukla gülümsedim. Çantamı sırtıma sabitleyip son sürat adımladığım merdivenlerin sonuna, içimden çıkan enerjiye şaşırmaya bile fırsat kalmadan ulaşmıştım. Elimi kalbime götürdüm; atıyordu! Canlıydım işte. Koruyucu bir deriden, tüm vücudumu saran kemik kütlesinden, ve biraz etten, çok az etten, olabildiğince az etten oluşan ama kalbi inatla atan; kanı, içinde hiçbir besin zerresi olmasa da tüm vücudunda inatla dolaştıran bir bedendim. Tuvalete yöneldim. Boyumdan biraz büyük aynanın önünde, çok büyük ve kesin bir ikazla beklemek zorunda kaldığım bir gerekliliğe yenik düşmüş ve bunu kabullenmiş gibi kaldım. Elimdeki son siyah bayrağı çektim, aynaya fırlattım. Fırlattığım bayrağın dört köşesi sivrildi, olabildiğince büyüdü ve bedenimdeki her noktaya battı, çıktı. Kollarımın altından sarkan derilerin içinde, nasıl olmuşsa hala kalmış olan birkaç

parça eti görür gibi oldum. Deriyi tuttum, olabildiğince güç uygulayarak sıktım. Az önce

görmüş olduğuma emin olduğum o et parçasını bulmaya çalışıyor, beni savaşın en verimli

olduğum hücumunda bayrak çekmeye zorlayan et parçasını oradan çıkarmaya çalışıyordum.

Bulduğumda koparıp suratına atmak istiyordum aynadaki kendimin. Parmaklarımın arasında rengi değişmeye başlayan derime, güçsüzleşmiş ve rengi sararmış tırnaklarımı batırarak et parçasını orada dakikalarca, saatlerce, günlerce ve hatta hiçbir insan ırkının keşfetmediği zaman cinsinde bir uzunlukta aradım, durdum. Yenik düştüğüm bir savaşın ortasında kendimi paraladığım toprak parçasının içerisinde, çabama değecek bir umut taşı arar gibi bir hırsla, gözyaşlarıyla; gün batımının kızıllığına benzer bir rengin belirmesiyle derimde, toprağı ve kendimi eşelemeye devam ettim. Hiçbir şey bulamadım. Hiçbir şey bulamayacağımdan da emin, aramayı sürdürdüm. Kafamı topraktan kaldıran, ellerimi etimden çekip alan ses; tuvalet kapısının aniden açılışıyla insan korkusunu tarif etmek için atılan küçük bir çığlıktı.





Fotoğraf: Pauline, 1990 -  SARAH MOON

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember