Annemin Sofrası - 3

Çığlığın küçüklüğü kağıda yazılışının tüm harflerini üst üste dizerek büyüdü ve çok katlı bir binayı tek seferde yerle bir edecek güçle beni, başımı toprağa gömmek isteyecek kadar utandırdı. Ama önümde toprak değil beton vardı ve başımı betona gömmeye çalışmam, birazdan uğrayacağım zorbalığın affedilmesi için yerin bin kat altına girmekten daha da soğuk bir hamle olacaktı, biliyordum. Biliyordum çünkü sevgisizliğin her alanını kapladığı bir bedende yaşam mücadelesi veriyordum. Her aynaya baktığımda, beni göbeğinin içinde, onun gırtlağından bana kadar uzanan tek bir boruyla beslemiş; tüm sevgisizliğini akşamları, sabahları, öğlenleri, geceleri, arkadaşlarıyla, babamla, akşamları, yine akşamları hiç sevmediği babamla ve tüm dünya zamanının vakitlerini, bir an olsun sevmediği babamla karşı karşıya, zorla, zorla, zorlukla oturduğu sofralarda ağzına koyduğu her lokmayla o borudan benim mideme, sevgisizlik için kurduğu o köprüyle ve güya bir sevgi meyvesini beslerken içinde, yumruklarını sıka sıka dişlerine, yumruklarını sıka sıka, vura vura göbeğine bana, tüm sevgisizliğini o etrafı kuvvetli bağlarla ve içi kanla dolu boruyla, aylar boyu akıtıp durmuştu. Daha dünya üzerinde ismimin izi yokken bu sevgisizliğin büyüttüğü hücrelerim, besinlerin dokusunu inşa ettiği organlarım vardı. Ve ben başımı kucağımdan zorlukla çektiğim gecelerin sabahının herhangi birinde, aklımı kollarımdan zorlukla kaldırıp, boynumun üzerine koymuştum.



O günden sonra çok şey değişti, ama bir şey hep aynı ağırlığıyla kalmıştı. Babam gitti, dört ev değiştirdik, annem tüm eşyalarını ‘’eskidi artık bunlar!’’ diyerek ‘’geçmişi toparlama torbalarına’’ attı ve o torbalar çok daha fazla kişini geçmişini barındıran belediye çöplüğüne yuvarlandı. Annem aynaya daha çok baktı, baktıkça beni hatırladı. Baktıkça unutmak istedi. Yüzünü silmek istedi, tıp o kadar da gelişmediğinden bunu plastik boyalarla yapmaya kalkıştı. Başardı da! Artık ondan geriye, hiç değişmeyen sofraları kaldı.. ve yok edemediği tek parçası, ben. Sevgisizliği kapıdan girişte, ufacık bir çığlıktan tanımam da bundandı. Bundandı ömrümün ortasında durmadan boynumu inciten, etimi lime lime eden iki kapılı rüzgarım. Rüzgarın değiştirdiği içimin nefesinin, her güne sızlayarak uyanması bundandı da; bir türlü öğrenememiştim kestirip atmayı, kaldırıp toplamayı, acıtıyorsa, o kapıyı suratına kapatmayı.


Çığlık birden çok bedene büründüğünde; sağımda solumda biriken insan karmaşasından ders arasını işaret eden zilin çoktan çaldığını, kıkırdayan ağızların hep aynı yöne dönük olmasından hala betonda oturuyor olduğumu anlamıştım. Duymadığımı sandıkları her şeyi işitmem ve görmeme imkan olmayanlara da şahit olmam benim olsa olsa lanetimdi. Ergenlik yıllarını bir ‘’paylaşım vebası’’ haline getiren telefonlarından, içinde benim de bulunduğumu bildikleri gruplara diyet listeleri atmalarını, ‘’Açlıktan ölüyormuş insanlar Afrika’da ya!’’ diyerek geçerken yanımdan, sadece benim duymamı istedikleri bu dünya derdini bir dakika geçmeden unutuşlarını, oturduğum sıradan her gün yürdüğüm yolun çöp tenekesine kadar yazdıkları ‘’Yemek yememeye devam et, biz de ölmeni istiyoruz!’’ yazılarını, sınıfın içinde yüksek sesle okudukları ‘’Zayıflamak için yattığı masadan bir daha kalkamadı’’ haberlerine çektikleri yuhları, onlar bu kötülükleri hiç düşünmeden önce biliyordum. Çünkü sevgisizliği önce bir kordonla, daha sonra emzirdiği sütle bana nüksettiren annemdi. Ama ne yazık ki geliştirdiğim bu bağışıklığın zorbalığa varacak bir sevgisizliğe karşı zırhı yoktu. Maruz kalacağımı çok önceden hissettiğim tüm kötülükler bedenime olanca gücüyle bastırıyor ve beni olduğumdan daha da güçsüz hale getiriyordu. Ellerimi soğuk betona biraz daha bastırıp kendimi zorlukla ayağa kaldırmaya çalıştım, tek elimi lavabo mermerine sabitleyemeden bu işin üstesinden gelemedim. Tek elimle çok az etten, olabildiğince az etten oluşan bu bedeni artık doğrultamaz bir hale geldiğimde, öfkeden başka hiçbir haltla doldurmadığım kalbimi dinlemeye koyuldum. Sesler kayboldu. Sadece arkamda birbirlerinin kulağına doğru fısıldayarak şu cümleleri arka arkaya, onlara aralıksız ama bana bir ömür vaktini kaplayacak kadar uzun zamanla kurulmuş gibi gelerek söylediklerini işittim:

‘’Ölüm diyetinden çıksa bile şu suratın sarkık derilerini halledemez.’’ ‘’Ölse daha iyi, ben olsam insan içine çıkamazdım.’’ ‘’Nasıl okula geliyor anlamıyorum! Hiç mi magazin sayfası falan karıştırmamış bu ya? Bu kılıkla bu fizikle nerede beğendirecek ki kendini?’’

Bunları duymuştum. Bunlar kulağımı deldi geçti, etimi kesti, soluğumu büktü, karnıma bastırılmış bir yumruk oldu ama kalbimin sesini duyamıyordum. Havada kaldığına inandığım son oksijeni ciğerlerime doğru çektim ve kapıyla aramdaki mesafeyi hesaplamadan, kesiği oyan tüm sesleri yaradan daha da büyük oyarak oradan çıktım. Merdivenleri koşarak değil, heyecanımın kalbime pompaladığı kana inat yavaş yavaş inmeye başladım. Vücudumda olup biten her şeye kulak kesilmiştim ama kalbimin sesini işitemiyordum. Adımlarımı hızlandırdım, nefes alış verişimi düzensiz hale getirdim ve kalbimin buna tepki vermesini, çalışıyor olduğunu kanıtlamasını istedim. Ben bu güne rağmen hayatta ve bu güne rağmen iki ayak üzerindeysem, o da bana atışlarıyla yaşamın biten bir şey olmadığını, sürdüğünü, inatla sürmekte olduğunu ve yine de sürecek olduğunu kanıtlamak zorundaydı.


Çabaladım. Eve uzanan tüm yolu tabanlarımı asfalta vura vura koştum. Çabaladım. Asfalta sürtünen ayakkabımın altındaki kauçuktan çıkan sesi işittim. Çabam tükendi, yol bitti, tabanlarım sızladı ama kalbim bir kez olsun sesini bana duyurmadı. Evin kapısını apar topar açıp odama koştum. Annemin evdeki varlığını kontrol etmek için birkaç kez boşluğa seslendiğim o yakarış faslını atladım, bu fasıllar benim hayatta kalma antrenmanlarımdı. Güvenli alanımı kimsesizliğin ortasına inşa etmiş ve sınırlarımı doğduktan hemen sonra çizmiştim. Annem beni emzirdikçe ben kusuyordum, annem bana güzel sofralar kurdukça da tek lokma bile yemiyordum. Odamın kapısını düşüncelerin üzerine kapattım. Kilidi travmaların üzerine çevirdim. Üzerimdeki her şeyi çıkardım. Yeni doğmuş bir bebekten tek farkım birkaç kilo fazlam ve acı dolu geçmişimdi. Parkeden tavana kadar uzanan derme çatma kitaplığın her rafını kalan tüm kuvvetimle indirmeye başladım; ne aradığımı hiç bilmediğim ama bulmak istediğim bir şey olduğundan emin olduğum bir anın içinde yalpalamaya başladım. Bu an daraldı, elime geçirdiğim tüm kitaplar onları okuduğum satırlarla kendini hatırlattı. Daralan anın içinde bir yerde, elimin iliştiği köşede, soğuk yeşil bir kapağın üzerindeki harfler ayaklanıp parmaklarımdan bileğime doğru tırmandı. Ne arıyor olduğumu bilmediğim anıcık, kendi cümlesini çarçabuk açtığım ilk sayfada bana kanıtladı: ‘’ Veronika, ‘Nasıl olduğumu zaten biliyorum,’ dedi. ‘Ve gövdemde sizin gördüğünüz değişikliklerle hiç ilgisi yok olanların. Olan her şey ruhumda oluyor.’ ‘’


Kalbimin sesini tekrar işitmeye başladım.


Her cümle anlaşılmak için kendi zamanını bekler. Kendimi bildim bileli tavana doğru uzayan bu kitaplıkta, şimdi zamanını kestiremediğim süre boyunca burada beklemiş, kendi yerini bulmuş bu kitapta, üstelik benim altını kalın bir kırmızı çizgiyle çizdiğim bu cümle de, benim hayatımın başımdan aşağı yıkıldığı bu zamanını beklemişti. Kitabı iyice kurcaladıktan ve yanaklarımdaki tuzlu suyu elimin tersiyle sildikten sonra ayağa kalktım. Ayak ucunda tartının bulunduğu aynaya doğru yürüdüm. Tartıyı ittim, aynaya baktım. Kucağımda kitap ve vücudumdaki dermansızlıkla, kalan bütün canımı güçsüz kollarımın arasına aldım. Üzerime bir şeyler geçirip mutfağa indim. Şimdi yapmam gereken tek şey, zamanını kollayan bu cümle için kendime güzel bir sofra kurup bambaşka cümlelerin kendi zamanlarında çıkagelmesi için ömrümü ‘’taştan fışkıran bir pınar’’ haline getirmekti, ‘’suyu tutan kuyu’’ olma devri ise miladını çoktan doldurmuştu.


SON



Anoreksiya Nervoza


Anoreksiya nervoza, 1800’lü yıllarda ilk kez adı konulduğunda ‘’sinirsel iştahtan kesilme’’ manasına gelmekteydi. Sonrasında ve günümüzde konulan tanılara bakıldığında, standart ve sağlıklı kilo ve tüm fiziki ölçüleri reddetme, belli bir kilonun üzerine çıkmaktan korkma, fiziki öngörüde bozukluk ve regl döngüsünde art arda üç kez kesilmeyle beraber tanımlanan bir bozukluktur. Olağan vücut ölçülerinin sayıca altlarına indiklerinde bile tekrar kilo alımı olmasından çok tedirgin olurlar. Bu yüzden benlik öngörüleri çoğunlukla kilo hesapları, yemek düzenleri, fiziki biçimsel ifadeler üzerinedir. Bu ölçütler tamamen sağlandığında veya kontrolün tam olarak kendilerinde olduğunu anladıkları zaman içsel motivasyonları tam ve huzurlu olur. Birçok klinik psikolog ve araştırmacıya göre anoreksik hastaların genel kişilik özelliklerinden en belirgin olarak gözlenen, birçok problemle başa çıkmada zorluk çekme, kendiyle ilgili değerde ve başarma inancına ilişkin koyulan basamaklarda sorunlar olmasıdır. Analitik psikoloji çatısı altında çalışmalar yürüten araştırmacılara göre kadınlarda cinsel anlamda korku, büyümeyi ve cinsel yeterliliğe gelmeyi kabul edememe durumunda bireyin yemek yemeyerek gebeliği kendinden uzak tuttuğu düşünülmektedir. Bağlanma kuramını ele alan araştırmacılar ise, çocuğun anneyle olan ilişkisinde, belli bir evrede bireyselleşmeye dayalı kopukluk olabileceği düşünülmektedir.



Kaynakça

Kaya, N., Çilli, A.S., (1997). Anoreksiya nevroza. Genel Tıp Dergisi, 7(2), 107-110. Maner, F., (2007). Yeme bozuklukları. Psikiyatride Derlemeler, Olgular Ve Varsayımlar Dergisi, 1(1), 21-28.


Resim: Tata with vegetables, 1923, Zinaida Serebriakova

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember