BÜTÜN MAHALLE UYANSIN, YİTİYORUM



Balkona çıktım. Omzumda ne zaman giysem kendimi roman karakteri sandığım yeşil, sökülmüş hırkamla. Bunaltıların içinden çıkmayı beceremiyorsam genelde balkona çıkarım. En azından içinden, sağından ya da solundan bir şekilde çıkarım hep. Bu ev yetmiş  yıllık varlığında en çok benden hazzetmemiştir belki. Hoş, benim de onu pek sevdiğim söylenemez. Seneler seneler önce adını bile hatırlamadığım dev büyük dedelerden kalmış bu ev. Son kuşağa yani aileme kadar gelmiş. Şimdiyse burada yalnız yaşıyorum. Bu akşam içimdeki atlar birbirinin üzerine koşuyor, çok sesli bir at yarışı oynanıyor kafamda. Yakın bir zaman önce işten kovuldum. Bir mağazada raf görevlisiyim. Öyleydim yani. İşin doğrusu,  bakışlarıyla her an birilerini ipe dizen o müdürü hiç sevmezdim. Bir gün işe biraz geç kaldım. Biraz yani, yarım saat kadar ama açıklamam vardı. Aslında bakarsanız daha girer girmez durumu özetleyip, özür dileyip, fazladan mesaiye kalmayı teklif bile edecektim ama herkesin içinde eze eze azar çekince dayanamadım. Gözüm dönmüş, elime ne geçerse oraya buraya fırlatıp "sen bana bunu nasıl dersin?" diye müdüre bağırıp çağırınca işten kovuldum. İyi ki de kovuldum. Kimsenin önünde eğilemezdim.  "Sen bana bunu nasıl dersin?" ilk hesaplaşma cümlesidir bu. Hesaplaşmaları bilirsiniz, kırıcı ve ağır oluyorlar. İşte bütün iş bu soruda: "Bana bunu nasıl yaptın?" Hesaplaşmanın bin tane hali vardır mesela. Ben bugüne kadar yalnızca üçüne rastladım. İlki öfkeden doğan hesaplaşmaydı, yalnızca nefrete sürtünür. En yaralayıcı ikinci olan, hazmedememişlik ve inanamamışlıktan doğan, her yerinden kırık bir hesaplaşma. En çok burada kırıntılandım. "Bana bunu nasıl yaptın?" işte her yerinden çatlamış bir soru. Üçüncüsüyse zürriyetinin damarlarına zorla zerk ettiği hesaplaşma. Kişinin özünde karşı tarafla hiçbir davası yoktur ama var olduğuna öyle inandırılmıştır ki. İçlerinden en zavallıca olanı budur oysa ama ikincisi kadar acı vermez. Balkon demirine dayanmış zincirleme sigara yakarken bunları düşünüyorum. "Uyanın hadi, uyanın da bir gerçek daha bulun yüzümde. Uyanın şu evlerin perdelerini en içlerine kadar çekip iniltilere kulak kapayanlar. Allah hepinizin belasını versin. Uyanın." Bu sözleri ben demedim. Ben demek isterdim ama ben demedim. Ben demek isterdim çünkü bağır çağır haykırmak istiyordum bütün bunları. Kendime meylettiğim küçük ölümleri ve ihanetleri. O sırada yirmili yaşlarındaki çocuk bağırmaya devam etti. Sanki bu akşam kapı önündeki bu çocuk zamanında sadece bir kırıntıydı. Kopan, toparlanan, yükselen, dağılan ve yok olan bir kırıntı. Herkes balkona çıkmış bağırmaları dinliyordu. Evlerin böyle iki yüzlüce bir yanı vardır. Sokak bir sahne, balkonlar da birer seyirci koltuğudur ve sahnede çok kederli bir oyun oynanmaktadır. Seyirciler bunu hiç anlamaz. Perdeler kapanınca olan kime olur hiç düşündünüz mü? Kimdir sancılana sancılana bir hesaplaşmanın yükünü çeken? Çocukluktan bu yana kavgadan, yüksek sesten ve karmaşadan ürken bir yanım vardı ama yine de içeri girmedim. Çünkü bu çocuğun gözlerinde, ellerinde, saçlarında, şu çamaşır iplerine, dükkan kepenklerine, kaldırımlara dökülen kırık bir 'bana bunu nasıl yaptın?' sorusu vardı. O bağırıp aynı şeyleri tekrar etmeye devam ederken seyircilerden "aaa, yeter ama, polisi arayacağım" sesleri yükseldi. Polis için henüz erkendi çünkü bu oyun tek kişilik değildi. Aniden bir demir kapının kapanma sesi geldi. Bu akşam burada dönen hesaplaşmanın sahibi, şimdi çocuğa doğru yavaş yavaş yürüyordu. "Geldin demek sonunda ha. Gel hadi."  Burun buruna geldiklerinde saniyelik bir bakışma oldu. Orada zamanın eğrilişi, uzaya çarpışı, anılara sürtünüşü ve son bir umut bir açıklama vardı. Bir bakışla sınırlı değildi hiçbir şey. Sonra polisin kırmızı-mavi, mide bulandırıcı düzeyde göz alan ışıkları belirdi. Her şey sonsuz bir hızla gerçekleşiyordu. Önce çocuğun ellerini tersten tutup kelepçeleyen polis miydi hesaplaşmayı bozguna uğratan yoksa bu iki yüzlü izleyiciler miydi. "Abi, n'olur bir kez göreyim. Ben bu yükü kaldıramam. Onun yüzünden hayatımı harcadım abi, n'olursun bir kere bakayım yüzüne." Çocuk bunları söylüyordu. Bazı cümleler insanın duygularını doğrudan hedef alıyor. Hayatının harcanışını ilmek ilmek gözler önüne seren bu çocuğun cümleleri bütün mahalleye yapıştı böylece. Polis son bir defa yüzüne bakmasına izin vermedi. O da son bir kez haykırdı, "Bana bunu nasıl yaptın Sadi?" Sadi. Sadi durup yalnızca izliyordu olanları. Ne yapmıştı, neden yapmıştı, nasıl yapmıştı kimse bilmiyordu ama yalnızca duruyordu. Çocuğun yüzü polis arabasının penceresinden uzaklaşırken göz göze geldik. İşte o bakış için yazıyorum bunları. Bu akşam Sadi arkasını döndü ve evine girdi. Hesaplaşma olduğu yerde duruyor. Ertesi sabah kadınlar yürürken eteklerinden bana bunu nasıl yaptın'lar düşüyordu. Astıkları çamaşırlarda bana bunu nasıl yaptın vardı. Esnaflar kepenkleri açarken çıkan ses bana bunu nasıl yaptın diye haykırıyordu. Martıların kuğurtularında bana bunu nasıl yaptın sorusu, son ses müzikle mahalleden geçen kafayı bozmuş adamların saçlarında ve teyplerinde bana bunu nasıl yaptın yankılanıyordu. Çünkü hesaplaşmalar hiç silinmez. Altı yüz yıl da geçse olduğu yerde kalır. Ben de bu evin, işten kovan müdürün, eski kocamın, çocukluk aşkımın, beni hiçbir zaman tamı tamına sarmamış yorganımın ve ailemin hesaplaşmasını çekiyorum her sabah. Ama sen bana bunu nasıl yaptın Sadi?





Resim: Gianni Dova

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember