BAĞLAR VE BAHÇE

Su almışlığıma, karşı kahraman olan mavi deniz yatağı’na;

Bundan yıllar önce bir kayanın üstünde hayatım için eylem planları yapıyordum.



Bayraklarımı çekecek, zırhlarımı kaldıracak, inadına isyan marşlarına başlayacaktım. Yosunlar bütün yeşillikleriyle kayaları sarmışken sessizlikte kıvrılan el boyunda balıklarla fısıldaşıyordum. Nerenin geçmiş zamanı bu, nerenin pası ki yıllar boyu üzerime ne de güzel yakıştı. İsmimin de, varlığımdaki mahiyetin de pek bir numarası yok. Öfkem ve dünyayı gördüğüm kadar varım. İşte tam da kelimeler çürümeye ve kaldığı yerden yeniden yosun tutmaya başladığında doğdum ben. Doğdukça güzelleştim.


İsmim ‘’1’’ Dünyaya düşen ilk parça olduğumdan mı acaba, dünyaya düşen ilk parça mıydım? Rastgele konulmuş bir isimdi benimki.

Tekdüze hayatım için son dakika kararları alırken bir anda kirada kaldığım evden kavga ve gürültüyle atıldığımda, hayatımdaki çok sesli taşlar yavaş yavaş yer değiştirmeye başladı. Bir süre acele acele ev aradıktan sonra çarem kesilmiş, sokakta yalnız dolaşırken o apartmanı gördüm. Pulsuz Mektuplar Apartmanı. Böyle şeyler yalnızca bol umutlu romanlarda olur demeyin. Bazen buralarda da olur. Benim hikâyem bu apartmanın kapısında başladı. Dört katlı bu apartmandaki en alt kata giriştim böylece. Sonra, üst katlarımdaki diğer üç hikayeyi daha tanımaya başlayacaktım.


Çünkü binalar yaşar. Binalar kaç katlıysa o kadar hikâye taşırlar içlerinde çünkü.


Önce derme çatma bir ev kurma telaşına giriştim. Her yeni evde içimde aynı heyecan oluyordu. Birkaç kaçık elbisem, iki üçlü koltuğum, bir tane tablom, bir de cızırtılı eski televizyonumla bir hafta içinde sessiz sedasız buraya yerleştim. Bunlar sürece yayılan şeyler değildi. Hayatımda ilerleyen hiçbir şey sürece kendini bırakmadan olup bittiği için belki de anlattığım hiçbir şeyi uzun uzadıya veremiyordum. Buraları geçmek lazım.

Güneş batmak üzere. Arkada sevimli, yumuşak bir müzik çalıyor. Mutfakta sebzelerin akıbetini yazıyorum. Bu zamanlarda dünya gözüme öyle sağlam görünüyor ki bu mutlulukla onu dansa bile kaldırabilirim. Birazdan dolaba koyduğum şarabı alıp rastgele bir hikâyenin kapısını çalacağım. ‘’Ben yeni komşunuzum, burada bir süre birlikteyiz.’’ diyeceğim. Önce sırayla gitmek gerek. Elime aldığım şarapla merdivenleri bir bir çıkarken geçmişin içinde kayboluşumun altın oranını düşündüm hep. Hiçbir zamana ait değildim. Hem geçmişte, hem şimdide, hem de gelecekte yaşıyordum. Kendime bir dil bulamayışım bundan mıydı acaba. Öykülerimdeki süreci kavrayamayış ve kelimelerin yitişi bundan mıydı?


Son basamağa geldiğimde kendimi omzumdan sarsarak itici bir tavırla "Bütün kuyruklu düşünceleri fırlat şimdi kafandan 1, sırası değil." dedim. Açıkçası bu beni omzumdan tutan diğer ben'e iyi katlanıyordum.


İlk hikâye, ilk şarap, kapı sesleri, anlamsız bakışlar. Kapı açılınca dimdik bir kadın duruyor karşımda. Hem buradan uzak hem bir o kadar yakın. Hem sarıp sarmalamak ister hem arkasına bakmadan kaçmak. Hem içine düşmek istiyor hem de en dışında kalmak. Ama her şeye rağmen dipdiri.


Elimi uzatıyorum: "Merhaba, ben.." O sırada arkada, evinde bir şarkı çalıyor. Şarkıyı ikimiz de iyi biliyor gibiyiz. İkimiz de hissini ezbere biliyor gibi. "Ne hissediyorsun bu şarkıda?" Kapının önünde sorduğum bu soru birkaç dakikalık soru işaretine dönüşse de sonunda içeriye giriyorum. Hissediyorum, kendi isyanımda bana hep el verecek bu kadın. Hissediyorum bu kopuk apartmanın tek bağlı kadını o. Birkaç gündelik sorudan sonra derdimi anlatıyorum.

"Birkaç gün oldu taşınalı. 1 benim adım. Yazarım ben. Yani kendimce yazıyorum işte. Kendi sesimi bastırmak için sana uğramak istedim. Hem tanışırız belki diye."


Bir şeyi anlatmaktan daha zoru varsa o da var olan bir şeyi anlatmaktır.


"6 ben de. 6 yani. Ne denir başka bilmiyorum."


Gülüyoruz uzun süre. Saatlerce konuşuyoruz sonra 6'yla. Yazgımızın bitiş ve başlangıç noktalarını masaya yatırıp ortak yönlerimizi ayıklıyoruz. Şaraba hiç dokunulmuyor ama aramızda çok büyük bir incir kardeşliği büyüyor. Dostane bir devasa bağ.


İncir ağacı benim çocukluğumun damgalı güveniydi. Ne zaman altına otursam yolculuğa çıkardım. İncir de bir bakıma kardeşimdi. 6'yla konuşurken hayat birden kardeşçe bir ağaca dönüşüveriyordu. Günler geçti. Çok geçti. Her gün birbirimizin yazgısını çeke çeke tanıdık birbirimizi. 6, içinde dünyaları taşıyan biri. Ben de kirlendiğim denize doğmuşum. İsyan bayrakları böyle başladı. Bir şey yapmalıydı. O bir şey bütün bir ömrü değiştirmeye yetmeliydi. El yordamıyla çektiğim zafer bayraklarım bir köşeye, ömür boyu hikâyesini ve varlığını hep yanımda hissedeceğim birine sahip olmuşum. Ömrüm bir nevi bir şenlik alanına dönüşmüş. Önce kendimin, sonra yitip giden alkış seslerinin, sonra da incirin kahramanı olmuşum.


İki hikâye daha, iki birbirine dönük hikâye daha. Hikâyeme dahil olmuşluktaki serbest bırakılan hikayeler o da. Orada iki hikâye daha var. Şarabımı, ekmeğimi, yazgımı ve dilimi paylaştığım bu Pulsuz Mektuplar Apartmanı'nın her köşesi bir hikâye.


Belki daha büyük satırlarda anlatılacak bir hikâye.


Bundan yıllar önce bir kayanın üstünde hayatım için sağlam eylem planları yapıyordum.

O akşam, 6' yla döküldüğümüz sokaklarda kendi devrimimi gerçekleştirdim. Bütün mahalleli, şehir, evren duysun, isyanımı kazandım. Önce sokaklara döküldük, sokağın sesini kazıyıp kendi sesimizi diktik. Sonrası bağır çağır bir senfoni:


"Ben su alarak yiten bir gemiyken mavi deniz yatağı olmuşluğuna!" bir bağırış.


"Mavi deniz yatağı olmuşluğuna!" bir bağırış daha.


Kendimde eski dili bulamıyorum. Evimi bulup yerleşemiyorum. Bazen yazamıyor ve buna içten içe çok içerleniyorum. Ama yine de yaşıyorum. Pulsuz Mektuplar Apartmanı'yla, hikâyelerle, 6'yla yaşıyorum. Daha büyük satırları umarak.


Fotoğraf makinesinin vizöründen her baktığımda gördüğüm teklikten yepyeni sayfalara evriliyorum. Dünyanın her yerine, incecik deliklerine bile sızarak bütün talihsiz anların ezilişini eyleme döküyoruz 6'yla. Her günü dolu dolu yaşamaya devam ederek.


Bu akşam çok eski bir şarkı, yığınlarca anı ve pencereden görünen gün batımıyla ağaç var masada. İlk gün evinde duyduğum şarkı çalıyor. Bu anlarda söylenilecek başka hiçbir şey yok. Zamanın çetelesini eskiye eskiye tutan iki dostuz biz. Kuş sesleri, yaprak kıpırtıları, radyo, benim ben olmuşluğum, yazmışlığım ve anlatmışlığım, incir ve kardeşlik, masada duran bir yığın hikâye. Durmak yok.


 

Resim: Michael Buthe

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember