BABANIN ADI*

Babam’a…

Çarçabuk iteliyorum kapıyı. Kapandığından emin olduktan sonra kilidine soktuğum anahtarı birkaç kez çeviriyorum yuvasında. Kaçmaktan başka hiçbir şeyden anlamazdım ya, kaçıp saklanabilmenin en çok benim marifetim olduğunu kanıtlıyorum. İteliyorum kendimi altmış dört yıllık yaşamımdan, iteliyorum, ucuna kadar getirip tekmeyi basıyorum ömrümün kafasına. Gördün mü kızım?

Evdeki kimsesizlikten kaçıyorum. Gırtlağını kendi ellerimle sıktığım bedensiz nefeslerden de. Yüzü duvarlara dönük çivili tablolardan yükselen paslı cıvıltılardan da. Parke zeminin üzerinde dövünen ayaklardan, gecenin ortasında yalnızlığa çekilen kapılardan da. Yükselen sesin yuvasına inen koskoca peş parmaktan, üzüntüyü yutkunmakla geçirebileceğine inananların tahriş olmuş boğazından da korunuyorum böylece. Ellerimi başıma geçiriyorum, evin hayat köşesini arıyorum. Geçmesini beklemiyorum sarsıntıların. Kolonların içine ince ince işlenmiş, çevresi beyaz plastikle çevrili çift camlı pencerelerin iki camının arasında tepinen anıların titreşip, sicim sicim yağmasını bekliyorum üzerime. En çok göğsümü kolluyorum bu felaketten. Üzerine yığdığım anlayışsızlıkların altında kalan, havasını değiştirmediğim vicdanımın üzerini kapatıyorum yine, ellerimle. Bunları yaparken, üzerinden ıslak bir bezle geçildikten sonra kendi kendine kurumaya bırakılmış aynada beliren bulanıklığa bakıyorum. Yüzümü seçemiyorum bu dağınıklıktan, aynadaki yüzümü toparlayamıyorum. Sen birleştirebildin mi güzel kızım?

Çizgili gömleğimin düğmelerini ilikliyorum. Minicik düğmeleri geçirirken iliklerden, hep bunları düşünüyorum. Bunları düşünürken babam giriyor aklımdan içeri. Bir kapıyı aralarken çıkan gıcırtıyı odaya kendinden önce sokmaya benziyor yavaşlığı babamın. Öyle ağır, öyle hatırlata hatırlata geliyor kendini. İnsan kendi babalığını sorguya çekmek isteyince önce kendi babasının ölüsüyle hesaplaşmak zorunda kalıyor. Yaşıyorsa daha beter.

Babam bir sandalye çekiyor aklımın soğuk duvarının dibine. Aynı yavaşlıkla, zamanı her yanından büker gibi geliyor, oturuyor sandalyeye. Sanki tam o anda, o da kendi babasını aklının bir köşesine oturtmuş, hesabını soracağı kâğıdın kenarlarını buruşturuyor, hırsla. Dolu dolu bakıyor babam bana, hışır hışır bakıyor. Bulanık, öyle bakıyor aynadan. Kâğıdın üzerinde kırışan, göze tutunan damlayla daha da seçilmez olan harfleri ille de okumak istemeye benziyor babam sonra. Kendi inadına, kalkan yumruğuna, inen masaya, masada titreyen bardağın tıngırtısına benziyor. Ağzını açıyor babam, ama sesi çıkmıyor. Hiç. Sen duyabildin mi kızım?

Sesi çıkmadıkça babamın harfler büyüyor içinde sanki. Durmadan uzuyor harflerin bacakları, babamın ağzından ensesine kadar taşıyorlar. Boynunu sarıyor harfler babam konuşmadıkça. Konuşmadıkça bükülüyor, kamburlaşıyor babam. İki katlı, Yunanlılardan kalma evimizin avlusunda yedi kardeş dip dibe oluyoruz tekrar. Öyle gerçek gibi oluyor ki bu, ablamın yer yatağında koluma yapışan yağlı etini hissediyorum. Sıkışıklığın teri basıyor sırtıma. Olduğum yerde dönsem, sırtımın üzerinde yükselen tavana baksam rahatlayacağım. Ama yapamıyorum. Benim çaresizliğimi yakalayan o kısacık anda kısalıyor tavan; bacaksız, yeni yeni ayaklanan bir çocuk gibi sırtıma doğru yalpalanıyor tahta kirişler. Ağırlığını duyumsuyorum. Aynı ağırlığı sırtımdan atar gibi atlıyorum su dolu arklara başka bir gün.

Kuran kursuna diye çıkıp suya koşuyorum, dua diye köpüren suyu üflüyorum havaya. Allah’ın katına kadar çıksın diye abimin boynuna çıkıp tekrarlıyorum aynı şeyi. Sonra diğer abim alıyor onu sırtına, sonra diğeri.. Abilerim çok benim, abilerim hiç azalmıyor. Derken koca bir dua ağacı, sallanan bir istek dileği, Allah’a ulaşmak için dikilen merdiven oluyoruz. Ne dua ulaşıyor göğe, ne biz Allah’a. Hayal kırıklığıyla sekiyoruz suyun üstünde, oradan dibini boyluyoruz umudun.

Güneşi batıran babam geliyor kapıdan sonra. Ondan önce ince tekerlekli bisikletinin onun ağırlığıyla gıcırdayan demirleri, frene aniden yüklenince toprağı çizen tekerleklerin ıslığı geliyor… Sonra bakkala uğramışlığı, beş ekmek almışlığı, birkaç dostu selamlamışlığı geliyor. En son babam giriyor kapıdan içeri. Ondan sonra giren tek şey suskunluğu oluyor. Hoş geldin baba, havada kalıyor. Su ister misin, yoruldun mu, köşene mi çekileceksin, odana mı çıkıyorsun’lar da onun üzerine yığılıyor. Babam bunları da ardına alınca upuzun bir adam oluyor. Kapılara sığmıyor, bacalardan taşıyor. Kendini bir solukta ikinci katın balkonuna atıyor. Bütün akşam orada oturup samsun 216 içiyor, sararan bıyıklarını buruyor. Annemin onun ayak izine basa basa geçtiği çamurlu izlere, kasabaya doğru azalan ışıklara, sıvası yarım bırakılan evin kiremitlerinde zıplayan kedilere bakıyor.

Güneşi doğuruyor sonra babam, evden çıkıyor. Onun ardından bir gün biz de çıkıyoruz. Şehre gidiyoruz biz baba. Annemin onun ayak izine basa basa… Bir daha dönmeyiz. Basa basa geçtiği çamurlu… Allah’a emanet ol. Çamurlu izlere bakıyor. Suskunluğu kısalıyor babamın. Kısalıp bizim vicdanımıza oturuyor. Abilerim ve ben hep bu davetsiz misafirin muhasebesiyle boğuşuyoruz. Üzerinden kırk dört yıl geçti baba. Yalvarırım kalk. Senin yerin kara toprak. Kalk da yerine yat.

Nihayet yatıyor babam, derin uykuya…

En sevdiğim yumuşatıcıyı boşalttım çamaşır makinesine, bugün çok güzel, her zamankinden güzel kokayım diye. Hurcun en dibinden çıkardım bu kravatı, bana en çok yakışan renkte. Ütünün ayarını en sona getirdim, günün en güzel zamanında vurdum kravatın üstüne buharını. Buhar, güneşle beraber yükseldi. Her yanımdan akan terin, elimin tersinde kalan damlaların her zerresine değdin, güzel kızım.

Bulanık aynayı bir gün sileceğim. Bu niyetle önce daireye dahil odadan, sonra apartmana dahil daireden çıkıyorum. Sitenin bahçesinde durup cama bakıyorum. Öpücüğünü alıp cama yapıştırıyorsun. Camdaki buğuyu seçebiliyorum, ama oraya erişemem. Boyum o kadar uzun değil, o kadar değil güzel yavrum.

Huzursuzlanarak uyandığın geceler olmadı hiç. Diğerleri gibi bağırarak ağlamadın. İlk süt dişini ağzından düşürdüğünde gördüğün şey karşısında dehşete kapılmadın. Sanki buraya gelmeden çok önce, burası konusunda çok derin bilgilere sahip ve yaşayacakların konusunda temkinliydin. Kendine kurduğun imparatorluğun çayırlarında koşturduğun hayali atlardı lacivert, kaba saba koltukların kenarları. Dört nala koştuğun hayalinden çıkışında betonda yankılanan ses hep kulaklarımda. Kapan kulaklarım. Unut kulaklarım!

Okula ilk kez gittiğin gün, annen sırtını dönüp gizlice ağladığında ve sen o kalabalığın içinde onu eksik dişlerini gösteren kahkahanla aradığında, sana ne kadar güçlü olduğunu söyleyemedim. İlk dansın için sahneye çıkacağın günün sabahı pembe tül eteğini evin içinde kaybettiğine inandığında onu elinde gezdirdiğini sana hatırlatmaktan çekindim. Fark ettiğinde kendi aptallığına söylenmiştin. Bu senin ilk ‘’insan aklına çok da güven olmaz’’ındı. Okumayı söktüğünde önlüğünün beyaz yakasına iliştirilen kırmızı kurdeleyi ‘’sürpriizz!’’ diye kahvaltı masasına koyduğunda, saçındaki at kuyruğundan çıkan bebek saçlarını kalem tutan küçük ellerinle geriye doğru ittiğinde, meyve suyu içmeyi sevdiğinde ve nedense kayısının kokusundan nefret ettiğinde; dünyadaki her sıradan şey sırf sen yaptın diye özelleşiyor diyemedim.

Bir gün senin pembe tulumunla benim göğsümde yattığın bir fotoğrafla karşılaştım. Ya da sen ben o fotoğrafla karşılaşayım diye türlü planlar yaptın, bilmiyorum. Her iki ihtimali de kucaklıyorum. Ama seni hiç. İkisinin de başını öpüyorum, uzun uzun bakıyorum geçen yılların üzerine örttüğü güzelliğine. Ama sana hiç, hiç öyle. Değil mi babacığım?

Sonra o amansız yangın. Seni tutup çıkardığım, seni kollarımla asfalta yığdığım, senin yığıntın arasında günlerce, günlerce yaşamı aradığım. İlk emziğin, üzerinde bebek kokunun olduğu avuç kadar battaniyen, kestiğimiz ilk saçın, serçe ağzından düşüveren ilk dişin, ilk içtiğin biranın kapağı, aynı objektife bakan gözlerin olduğu bir sürü fotoğraf… Tüm hatıralarla beraber senin yokluğun da karıştı tüten dumanın arasına, ne kadar yükselebildiysen göğe işte o kadar yükseldin inatla. Ben uzandım. Sitenin bahçesindeki portakal ağacına bindim, günlerce inmek istemedim oradan. Yükselip karıştığın rüzgârdan sıkılıp bir gün doğduğun yere esersin diye, uzun, derin nefesler aldım durmadan. Beni o ağaçtan zorla indirdiler, hayata zordan da ince bir iple bağlandım kızım.

Bunları sana bir affın emriyle yazmıyorum. Sen şimdi, bir insanı affetmenin çok uzağında, insanlıkla arana giren topraktaki nemi çekiyor, bir çiçeğin yetiştirildiği kucakta, senin için tekrar yetişmenin mümkün olmadığı köşede dinleniyorsun. Tekrar doğmayacak, dünyada yuvarlanırken üzerine yapışanlar yüzünden artan kütlenle büyüdüğünü sananları, kirden ve senin olmayan ağırlıktan başka bir şeyden oluşmadığına ikna etmeye çalışmayacaksın.

Dinlen, toprağın altındaki kızların da babaları vardır,

Babaları hangi tarafında olursa olsun toprağın.

Elimde adres yazan kağıda bakıyorum. Öğlen güneşi enseme tünemiş. Derin bir nefes çektiğimi sanıyorum, pis bir buhardan başka bir şey solumuyorum aslında. Şehri hiç özlememişim, diyorum kendi kendime. Koşa koşa geldiğim şu koca binaların kucağını... Babamın haklılığına doğru gülümsüyorum göğe. Elimdeki adresi karşılayan, tabelası çoktan sökülmüş dükkânı görüyorum. Kapısında bir tabure, taburenin üzerinde iki büklüm oturup yüzünü asfaltta arayan, elindeki çayı hararetini alsın diye içtiğini düşündüğüm bir adam var. Yanına yaklaşıyorum. Selam veremeyecek kadar bitap düşmüşüz ikimiz de. Güneşe doğru kaldırıyor başını, onaylar şekilde gözlerimi yumup açıyorum ben de. Alnımızdan akan terlerin sebebini hiçbir cümle kurmadan ortaklaşa doğruluyoruz böylece.

‘’Uzun zamandır açmadım bu kapıyı, ama dün gibi aklımdadır yerleri. Kaç yıl oldu… On beş, ya da yirmi?’’

Yirmi beş, diye düzeltiyorum. Ağzımdan bir çırpıda çıkan iki haneli bu sayının boynumu sıkıp beni oracıkta cansız bırakmasını diliyorum. Bekliyorum… olmuyor. ‘’Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.’’

‘’Buldum! İşte burada!’’ diyor. Bulduğu fotoğrafın arkasını çeviriyor. ‘’Evet işte, tamam, 6 Haziran 1999! Ne büyük şans eski filmlerin yedeklerini tutmamız, fotoğrafçılık bundan gerek işte. Buyurun.’’



Art arda birkaç teşekkür ve mahcubiyet cümlesini sıraladıktan sonra dükkândan çıkıyorum.

Fotoğrafın ucundan tutup önce arkasındaki tarihe, daha sonra önüne bakıyorum. Siyah kazağımın üzerinde açan bir gonca, dünyaya gelişinin yeni yetmeliğini kutlamak için pembe tulumunla tam göğsümün ortasında patlamış bir gülsün.

Fotoğrafı kucağıma bastırıyorum, doya doya kokluyorum. Göğe kaldırıyorum sonra.


Tam o anda bir rüzgâr esiyor. Güle bulanmış is kokusu... Alevler arasında gülümsüyor yüzün.

Hoş geldin babacığım, bizi o yangından sağ çıkarmayı başardım.


*Jacques Lacan’ın gelişim aşamalarında, çocuğun gerçek hayatla karşılaşmasını sağlayan ve annenin sadece kendine ait olmadığını öğrendiği fenomen.


 

Resim

İman Afsarian




  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember