BAHARA ÜFLEYEN BALIKLAR YA DA UMUT

"Memleketin her yeri acı ve umut dolu." der anneannem. Bu sözden oldum olası hazzetmemişimdir. Yani ne bileyim, acı ve umut aynı anda bir araya gelip nasıl derbederin sevinci olabilmiş hiç anlayamadım. Tabii hayat bu, büyük laflar ettiğini bir görsün anında bir işaret yollar sana. Ben de o işareti çok değil, bundan birkaç yıl önce gördüm. Ressamım ben. Tabii hobi olarak. Ressamlık pek iş görmedi ailem için. Terziyim aslında. Renk renk yığınlarca kumaşlardan kuruyorum yazgımı. Yazgı dediğime bakmayın, etkileyici olsun diye kullandım. Boş kalan vakitlerimde de resimler çizip daha sonra hepsini kullanılmayan odalara kapatıyorum. Galiba içimde heves olarak kalmış yegane tutamağımın yalnızca boş vakitlere sığdırılmasına izin verilmiş olmasını bir türlü hazmedemediğimden yapıyorum bunu. Aileme gelince; anneannem, anneannemin pek bir itici, korkunç huysuz kız kardeşi ve bana memleketin içinde aynı anda hem bahar hem kış nasıl yaşanırmış onu öğreten kişi, yani anneannemin arkadaşından oluşan üç kişilik bir aile bu. Benimle birlikte dört. İleri düzey yaşlılar kulübü anlayacağınız. Hayır, annem ve babam talihsiz bir kazaya kurban gitmedi ya da kaderime sağlam bir terk yazmadılar. Sadece burada, bu birbirinden manyak üç kadının yanında yaşamayı iç huzurum ve akıl sağlığım için tercih ettim. Anneannemin kız kardeşinden zerre hazzetmem. Onun da bana karşı sıcak olduğu söylenemez. Onlu yaşlarımın başında geldim bu eve. Ege'nin klasik bir kasabasında, klasik bir ev burası. Her neyse. Şimdilerde yirmi sekizime geldim ama kadın yıllardır bıkmadan, istikrarla benden hoşlanmıyor. Durmadan tarzıma, resimlerime, saçımın rengine, yürüyüşüme ya da "evde kalma" sanatıma laf eder. Evlilik gibi bir fiyaskoya adım atabileceğim mevcut kişiyi terk etmeseydim evde kalmış sayılmayabilirdim. İnsan başlarda küçük duyduğu kırılma seslerinin büyüdüğünü görünce terk etmek zorunda kalıyor bazen. Neyse, konumuz bu değil. Bu kadına ne yaptım bilmiyorum ama elinden gelse hayatın penaltı düdüğünü çaldırırdı benim için. Hem de 114 kez. Arkadaşına gelince, onun hikayesini tanımak dev bir renk kazanının içime düşmek gibiydi. Çünkü yer yönüyle hem acıya bulanmış hem de kendini umuda alıştırmıştı. Marina, Slav kökenli Rus. İsmi yani, Marina. Anneannemle kasabada tanışmışlar. Şimdi yani ne alaka değil mi? Asıl hikaye burada. Ege'de kışlar çok hissedilmez. Hissedilirse de arada bir yani.

Paganlar'ın bir geleneği vardır, her yıl kış zamanı gelince genellikle kadınlar bir ağacın etrafında halka şeklinde dönerlermiş. Ritüel aslında. Ağaçlara yılın belli zamanları renkli çaputlar bağlamak gibi. Bunun amacı da soyut bir inanç olarak ağacı bahara hazırlamak, "ağacı bahara cesaretlendirmek" anlamına gelirmiş. Ne incelikli, ne hoş bir ruh. İşte bizim Marina'yla anneannem o kış dönemi tanışmışlar. Bizim eve yakın, boş bir arazi vardır. Uzunlamasına yeşillik ve çok az da ağaç. Aklınızda Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filmindeki yalnız ağaç canlandıysa betimleme kısmını geçiyorum. Çünkü Marina'nın yalnız başına kendi dilinde bir şarkı mırıldanarak ağacın etrafında döndüğü yer tam da filmin o sahnesine benziyor. Anneannem de orada görmüş Marina'yı. Deli sanmış önce. Olur her kasabanın bir delisi. Marina'ya feleğin çemberi ters köşe yapmış, kaderi sağ gösterip sol vurmuş, yurdu onu sarkaç gibi elinde sallamış oysa. Bunlar delilikten daha ağır hislerdir. Neyse lafı uzatmadan, o gün o ilginç ritüel denk düşürmüş onları. Marina yurtsuz olduğu için kalacak bir yeri de yokmuş. Dilini tam anlayamadığı bir memlekette acıyla umudun ortasına sandal kurmuş. İnanabiliyor musunuz, onca derdin arasında, kalacak yeri bile yokken dünya güzeli bir incelikle dönmüş o ağacın etrafını. Kalacak yeri yokken hazırlamış ağacı bahara. Nedenini anlatmayacağım, bu hikayede trajedilere yer yok. O günden bu yana bizimle yaşar Marina. Ne renkler kattı, ne şarkılar verdi bana. Hatta sönük de olsa devam etmeye çalıştığım ressamlığıma en çok o destek verdi.


Yıllar yıllar sonra kış yine kapımızın önünde zili kırarcasına çalıyor. Saat daha erkenken uyanır uyanmaz aklıma kelimeler düşünce aceleyle kalkıp bunları yazmak istedim. Şimdi ise ağacı bahara hazırlamaya geldik. Dördümüz. İçimizde dimdik duran umudumuzla. Benimki yine huysuzluk ediyor, ne gerek varmış bu soğukta şimdi bunlara. Gülüp sarılıyorum ona. Her şeye rağmen bana hayatı ve umudu öğreten bu üç kadına bayılıyorum. Kafamda ayinler, oradan oraya uçup çarpışan kelimeler, Slav dansları, şarkılar, kahkahalar, şenlikler dönüyor. Hayatın ziline basıp kaçarcasına eğleniyoruz dört kadın. Hayatın tüm ürküten ve acıtan yanlarına tepki olarak doğmuşuz gibi yavaşça dönüyoruz ağacımızın etrafında.


Ben bu ritüeli, bahara üflemeyi ne çok sevdim. Hadi, siz de sevin. Tüm uzuvların'la dokun dünyaya. Bahara üflemeye geldik.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember