BEN PROBLEMİ

“Cogito sum, ergo sum.” (Descartes, Meditasyonlar)

Biliyorum, modern felsefenin başlangıç tohumunu atan Meditasyonlar kitabının bu herkese tuhaf bir biçimde tanıdık gelen, belki de çoğu kişiye ‘’ya şimdi ne olacak?’’ diye sordurtan yargısının oluşumunu ve sonuçlarını görmeye çalışmak; koskoca bir yüzyıla kuşbakışı bakma girişimi olacak, biliyorum. Fakat ünlü satranç ustası Henry Blackburn’ün sözleri kulaklarımda çınlıyor: “Denemeden bilemezsin.” Meditasyonlar kitabını zihnimdeki bir kareye yerleştiriyorum.


Descartes, kendi varlığından emin olabilmek için -içe bakış- yöntemini geliştirir. İçe bakış, ardından psikolojide de sıklıkla kullanılan, bir kişinin belirli bir olay karşısında verdiği tepkileri, yaşadığı duygu ve düşünce durumlarını kendi kendine incelemesidir. Modern felsefenin böyle bir yöntem ile doğmasının sebebi ise bu yönteme ihtiyaç duyulmasına sebep olan sorudur: ‘’Kendi varlığımdan nasıl emin olabilirim?’’

Descartes, bedeni ile, algısı ile, hatta kendi yaratımı olan onu aldatan şeytani varlığı ile tutuştuğu kavgadan, -yalnızca- şu an bu kavgayı verdiğinden emin olabileceği ve kavga var olduğu için, kendisinin de kavganın öznesi olarak var olmak zorunda olduğu sonucuyla ayrılır.

Böylesi bir kavganın Descartes’in zihninde yer edinmesine sebep olan sosyokültürel bağlama baktığımda, değişen bir yaşama ve düşünme biçimi görüyorum. On yedinci yüzyıl, insan tarihinin en büyük bilimsel sıçramalarının yaşandığı, Francis Bacon’un deyimi ile insanın doğa üzerinde hakimiyet kazandığı yüzyılı imler. Doğa, dönüştürülmeye açık, insanın dışında olan, bilgi nesnesi olarak kendine yer bulurken; insan, insanın zihninde doğadan apayrı bir varlık olarak kendine yer aramaktadır. Tıpkı yerleşik hayata geçme arzusu içinde olan ilkel insanların, kendileri için en verimli ve güvenli toprağı aradığı gibi insan da oluşan yeni paradigmada zihninde bir küçük toprak parçası işgal etmek istiyordu. Kendini, bilen olarak, bilinenden apayrı bir yere konuşlandırmalıydı. Bugünün soyut öznesi böylelikle ana-rahminden yavaşça süzülmeye başladı.

Peki, nereye konuşlandıracaktı kendini insan? Bu soru özünde Antiklerden beri sorulagelen ‘’Ben kimim?’’ sorusuna benzer görünse de farklıdır. Modern felsefeyi başlatan soru, bir kimlik sorunu değil varlık sorunudur. Kendi dışındakilerin varlığından emin olmak isteyen akıl, önce kendi varlığından emin olmaya adım atmıştır ya da itiraf etmeliyim ki, kendi dışındaki dünyayı bilimin ellerine teslim ettikten sonra, özne dışında bir nesnesi kalmayan felsefe, ‘’Ben var mıyım? Var isem neyim?’’ sorusunun dingin kucağına bırakır kendini.

Özneye yönelen felsefe, özne ile ilintili hep sorulan ve sorulması öğütlenen cüretkâr sorudan neden vazgeçmiştir? ‘‘Ben kimim?’’ sorusunun yerini alan ‘‘ben neyim?’’ sorusu, belki de, modern insanın, insan olma algısını şekillendiren temel yapıyı temsil eder ve bu modern felsefesinin başlangıcındaki en büyük boşluktur.

Sözünü ettiğim boşluk, kimlik sorusunun terk edilişidir. Tam bir terk ediş olmasa da bir tür askıya alma durumu hakimdir soru karşısında. İnsanın kim olduğunu bırakıp, varlığını ve ne olduğunu sorgulamasıyla, öznenin nesneleşmesiyle, modern felsefe doğumunu tamamlamıştır.

“Ben kendimi, kendimin bir fikri olmaktan başka türlü algılamadım.”

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı



 

Resim: Clare Woods

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember