BEN SESSİZ BİR KAHRAMANKEN

Çakıl taşlarını yürütüyorum topuğumun altından. Boyları yettiği kadar uzatıyorum tozlu toprağın üzerine. Benden daha keskin, daha hızlı ve aşınmaya karşı daha dirençliler. Çakıl taşlarını sürükleye sürükleye yürütüyorum ömrümün altından, dünyanın üstünden, kaderimin kenarından, uçurumdan.


Aşağıya.


Yüzümün derinleşen çukurlarına doluyor rüzgâr. Sabahı silip atmak için yüzüme çarptığım su orada birikiyor. İlk oraya vuruyor güneş yer yüzümde. Yaz gelince ilk o çukurlar ısınıp kışın ilk o çukurlar buz tutuyor. İlk kar o çukura düşüyor dağ yüzümde. İlk buzul gölü gözümün alt sınırına yerleşiyor böylece. İlk çığı saçlarımdan düşürüyorum, omzuma. Benek benek toprakla örtülü parmaklarımla iteliyorum kar tanelerini omzumdan.


Aşağıya.


Birbirinden ayrılmakta zorlanan bir çift pencereyi aralıyorum yüzümden her sabah. Perdelerini kaldırıyorum gözlerimin. İlk filizini vermiş bir fasulyenin başını pamuktan kaldırdığı gibi kalkıyorum kendi pamuğumdan, başımı usulca tutarak. İnsan hayatta kalma süresini inada bindirdiğinde yaşıyor olmanın nabzını başka şekilde tutabilmenin yollarını arıyor. Ben de, geceliğimin üzerinde yükselen göğsüme bakarak anlıyorum yaşadığımı. Yükseliyor ve iniyor. Ve tekrar yükseldiğinde, kamburunu çıkararak sürünen bir solucanın tekrarlayan ivmelerine benziyor. Başucumdaki komedine tutunarak kalkıyorum solucanın fikrinden. Hayatı ucuz atlatmış kedimin çerçeveli resmi yüzüstü yuvarlanıyor.


Aşağıya.


Dizlerimin üzerinde oturduğum tahta gıcırdıyor durmadan. Ben birbirlerine küstürdükçe bez bebekleri ve attıkça duvarlara topları durmadan, gıcırdıyor altımdaki tahta. Ne kadar eski olduğuna aklımın ermeyeceği evimizde, babaannemin tencerelerinde fokurdayan reçel kokularından ve komşuların evin bahçesinde şapırdayan terliklerinden yükselen sesleri de ortak ediyorum oyunlarıma. Yüzleri kaymak gibi beyaz, yanakları kirazlanmış ablaların eve girince başlarından attıkları yazmaları bağlıyorum omzuma pelerin diye. Duvarları kerpiç köy evinde, o duvardan diğerine, diğerinden daha da ötesine uçuyorum. Toz kalkıyor ben tepindikçe, ben tepindikçe kalkan tozları siliyor babaannem. Ben yorulup bir yere konuvermeyi ne kadar bilmiyorsam, babaannem de elindeki toz bezini fırlatıp atarak pes etmeyi o kadar bilmiyor. Ben duvarlarını tozuttukça evin, pelerinim dalgalandıkça arkamdan, gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Hıçkırmaya, hiç sesimi çıkarmadan ağlamaya, ağladıkça daha da havalanmaya başlıyorum evin içinde. Gözümdeki yaşlar uzuyor, kirazlanıyor yanaklarım, tenim beyazlıyor. Yaşlar evin tozuna karıştıkça çamur oluyor her yer. Babaannem toz almaya devam ederken bir adam giriyor içeri. Çok kötü bir koku yükseliyor sonra, babaannem öğürerek çıkıyor odadan. Koşarak gidiyor evden. Yırtına yırtına ayrılıyor köyden, şehirden… Kötü koku yükseliyor durmadan. Pelerinimden çekiştiriyor adam, iniveriyorum aşağıya. Avazım çıktığı yerde kopuyor, çığlığım boğazıma saplanıyor. Göz bebeklerim büyüdükçe gözlerime, boğazıma saplı hançeri çıkarmaya çalıştıkça ağzıma bastırıyor kokusunu. Ben ağladıkça çamur oluyor her yer, çamur yükseldikçe ağlamaya devam ediyorum.

Cart. Pelerinim yırtılıyor. Tak. Evin kapısı kapanıyor. Ama tahtalar hiç gıcırdamıyor.

Rüyama saklı anıyı siyah çöp poşetinin içine tıktıktan sonra pelerini ağzına bağlayıp savuruyorum geceden.


Aşağıya.


Daha da aşağıya.


Her şeyin başına ve sonuna.


Tüm hazırlıklarım bitmiş. Aynada yansıyan kadına bakıyorum. İçi dolu bir kırmızı çerçeve gibi dudaklarına, pudraya bulanmış yüzüne, incecik, çizilmiş kaşlarına kayıyor gözüm sırayla. Açık hava tiyatrosunu dolduran alkış sesleri yükselince acele etmem gerektiğini anlıyorum. Kıyafetlerin üst üste yığıldığı odaya bakıyorum son kez. Kapıyı her şeyin üzerine çekip sahnedeki perdenin ardına geçiyorum. Sırtımı sıvazlıyor bir el, diğer el yanağımı sıkıyor. Pelerinimi çekiştiriyorum ardımdan, perde açılıyor. Işıklar üzerime çevriliyor, gökte beliren Ay’dan başka bir şey görmüyorum. Piyano tuşlarını dövdükçe bağırıyorum, kaldırıyorum boğazımdaki hançeri, avazımla dolduruyorum tahtaları gıcırdayan sahnenin her köşesini. Her şeyin bitmesine, alkışlarla uğurlanmama, ayak topuklarıma kadar eğilmeme, görevimi gururla bir madalyon gibi göğsümde taşımama biraz kala, seyircilerin oturduğu yerde parlıyor benim üzerime sabitlenmiş ışık. Kiraz yanaklı, kaymak suratlı ablalar geliyor geçiyor sırayla ışıktan. Babaannem geçiyor koşa koşa, elinde reçel kavanozlarıyla. Kötü bir koku yükseliyor sonra. Onun üzerinde duruyor ışık, pelerinim büyüyor arkamda. Bir sınırı görüp çarpana kadar yükselecek, bir yerde başımı tavana çarpacakmışım gibi eğiyorum başımı yükseldikçe. Derken kötü kokulu adam çekiyor beni aşağıya. Pelerinim yırtılıyor, ben havalanmaya devam ediyorum. Sınırsızlığını tadıyorum sonra anın. Hiç bitmeyecek oluşunu keşfediyorum.

Sahnenin üzerinden yükseldikçe aşağısı kerpiçten evimiz, köyün üzerinde yükseldikçe bu köy bizim köyümüz oluyor. Topuğumla itelediğim çakıl taşlarını fırlatıyorum ömrümün altından, dünyanın üstünden, kaderimin kenarından, uçurumdan.


Aşağıya.


Babaanne, tahtalar o gün hiç gıcırdamadılar. Komşular bağırdıkça kısılan sesimi hiç duymadılar.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember