BİR İDAM MAHKÛMUNUN SON GÜNÜ

Hepimiz mahkûmuz aslında yaşadığımız hayatta. Bu mahkumiyet, bir simülasyon oyununu andıran yaşamımızın bize yeterli gelmemesinden kaynaklıyor. Her gün işe gitmekten nefret ediyoruz, bazen. Az para kazanmak, istediğimiz şeyleri yapmamızı engelliyor. Ev işleriyle uğraşmak istemiyoruz, yemek yapmaktan sıkılıyoruz. Evliysek ve çocuklarımız varsa sorumluluklarımız iki hatta üç ciltlik kitaplar gibi katlanıyor. Öğrenciysek de sınavlardan nefret ediyoruz, ders çalışmak istemiyoruz. Bir de okulu bitirdikten sonra artık hayata atılmanın yükleyecek olduğu ağırlıkları tek başına sırtlanmak geliyor. Kısacası hayat zor.


Dört dörtlük görünen her şey aslında perdenin gördüğümüz tarafı. Kamera arkasında ise bambaşka şeyler yaşayabiliyor insan. Ancak asla bulunduğu konumdan memnun olamıyor. Mutlu olmayı seçmiyor, kendine. Her zaman her şeyin en kötüsünü düşünüyor. Olumlu diye bir kavram var olmamış gibi sadece olumsuz düşünen bir insan topluluğunun arasında yaşıyoruz. Bilinmeyen gerçekten uzak bir insan topluluğu…

Nedir bu bilinmeyen gerçek? İnsanların gözlerinden kaçırdıkları o önemli detay ne? Tecrübelerime dayanarak kısa ve öz bir şekilde şu şekilde açıklayacağım: İnsan zihni, gelecekte yaşayacak olduğumuz hayatın bir gölgesidir. Yani beynimizde yaşattığımız o bütün enkaz altında kalmış olumsuz düşünceler, bilinçaltımız ile iş birliği içerisindedir. Bu da memnun kalma duyularımızı köreltir ve hayatımızda artık istesek bile hiçbir şey yolunda gitmez.


Şimdi, Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eserini kaleme alacağım bu yazıya neden bu şekilde başladım? Çünkü her istediğimizi yapabileceğimiz, her dileğimizin gerçekleşebileceği bir hayat yaşamış olsaydık bir gün hayallerimiz tükenecekti. Dileyeceğimiz bir dileğin, gerçekleştirmek istediğimiz bir hayalin olmaması bize hayatta yine mutluluğu vermeyecekti. Aslında dünyada her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kabul edebilirsek gerçek mutluluğu yaşamayı bileceğiz. Memnun kalmayı öğreneceğiz. Ama bunları yapmaktan uzak olduğumuz için insanların ağzından ölüm kelimesini fazlasıyla duyar olduk.


Bu hayattan bıktığını ve ölmek istediğini dile getiren bir insana, gerçekten ölümle burun buruna geldiğinde ne hissettiğini sormak isterdim. Bir idam mahkûmunda olduğu gibi ölmek için zorla yaşatılan o günlerde ne hissedeceğini, ölüm tarihini bilerek o günü beklemenin kalbine nasıl bir ağırlık verdiğini öğrenmek isterdim.

Victor Hugo, bu romanı yazarken idam fikrinden belki de tiksiniyordu. Bir mahkûmun neler yaşadığını kendi düşünceleri ile harmanlayıp pişirdikten sonra bütün dünyaya duyurmayı amaçladı. İdam fikrinin bile ortadan kalkmasını istiyordu. Bu iğrenç, insanlıktan uzak kalmış acı verici düşünce, bu kararı veren her hâkimin de en az mahkûm kadar suçlu olduğunu gösteriyordu.


Kitabın giriş kısmında, giyotinin tam olarak işe yaramadığı yaşanmış olayları okuduğumda kanımın donduğuna yemin edebilirim. Mahkûmların giyotin sehpasındaki çığırışları kafamın içinde yankılanıyordu ve yapabildiğim tek şey onlar için üzülmek oldu. Romana başladığımda bir mahkûmun neler yaşayabileceğine artık hazırlıydım.

Mahkûm, kürek cezasına tabi tutulmaktansa ölmeyi yeğliyordu. Hatta bu cezayı almaktansa yüz kere ölmenin daha makul olacağını düşünüyordu. Neredeyse romanın sonlarına kadar böyle düşündükten sonra ölüme yaklaştığı her saniyede kürek cezası için neredeyse yalvaracak duruma geldi.


Hayatını sona erdirecek olan kararın verildiği mahkeme bir ağustos sabahında gerçekleşmişti ve mahkûm böyle güzel bir sabahta ölüm cezasının verilmeyeceğine dair ümitliydi. Çünkü hangi kendine insan diyen biri böylesine güzel bir günde, güneşin böylesine yaşama sevinci yaydığı bir günde ölüm cezası verebilirdi? Nasıl olur da bunun gerçek adalet olduğundan bahsedebilirdi? Ama oluyordu. Ve bu dünyada olmuş olan ile ölmüş olana asla çare bulunmazdı.


Mahkûm da bir çözüm bulamamıştı. Hücresinin duvarları arasında öleceği günü sabırla beklemişti. Gardiyanlar o malum güne kadar kendine zarar vermemesi için başında bekliyorlardı. Birdenbire önemli biri oluvermişti. Herkesin kendisine dikkat kesildiği önemli biri… Öleceği için önemli biri olmuştu. İdam edilebilmek için bugün tedavi ediliyordu.

Kitapla ilgili konuşmak istediğim, anlatmak istediğim çok fazla şey var. Ama okuyarak hissedilmesi taraftarıyım. Beni yürekten etkileyen bu romanı bitirdiğimde duvara boş boş baktığımı hatırlıyorum. Bunu yaparken sanırım hayatımı sorgulamıştım. Neden bazı şeylerden memnun kalamadığımı düşünmeye çalıştım. Yaşadığım her saniye için bir umudun olduğunu görmem ise fazla uzun sürmedi.


Victor Hugo bu romanı idam cezasına bir tepki, bir başkaldırış olarak yazdı. Bugün bir idam cezasından bahsedemeyiz. O halde neden bu kitabı okumamız gerektiğini sorgulayabilirsiniz. Tek yapılması gerekense bugünle bağdaştırmak. Geniş bir çerçeveden bile değil, artık tamamen çerçevesiz bir şekilde baktığımız zaman karşımıza çıkan detaylarla bilincimizin açıldığını da fark edeceğiz.

Victor Hugo bu kitabı yazarken bugünümüzü etkileyeceğinden muhtemelen habersizdi. Ama bu roman idam cezasının yanı sıra, yaşamlarımızın aslında ne kadar değerli ve ne kadar eşsiz olduğunu gözler önüne seren bir film sahnesi.

Son olarak kitaptan bir cümleyle, noktayı koymak istiyorum: “İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”


Sevde Unat

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember