Dünyanın Sığlığına Derin Bir Çığlık: Halil Cibran

Sevgi, vermek, özgürlük, acı, zevk, kendini bilmek ve ölüm… İnsanlığın bileşenleri... Nasıl açıklarız bu kavramları? Nasıl yaşar, nasıl anlamlandırırız kendi hayatlarımızda? Aslında genel tanımlara sahip olduğunu düşündüğümüz bu kavramları, bireysel arzu ve isteklerimiz şekillendirmekte; içlerini boşaltarak ya da doldurarak. Böylelikle her kavram farklı insanlarda farklı şekilde tezahür ediyor. Peki böylesi öznel bir durumda, kim herhangi bir kavramın açıklamasının kesin doğruluğunu iddia edebilir? Orası tartışılır, fakat Halil Cibran o kadar derin bir yaklaşımla bu kavramları irdeleyip bizleri aydınlatıyor ki, satırları okuyucuya her okunduğunda farklı bir perspektifle bakacağı, aynı zamanda kendinden izler bulabileceği bir dünya vadediyor. Dünya literatüründe ‘Kahlil Gibran’ olarak anılan, Türk literatüründeki ismiyle ‘Halil Cibran’ın bu yaratımlarını anlamak için onun kişisel hayatını ve oluşturduğu sanatçı kimliğini olabildiğince anlatmaya çalışacağım.

Halil Cibran 1883’te Lübnan’ın Beyrut şehrinde doğmuştur. Maddi durumu iyi olmayan bir ailede yetişen Cibran; güçlü bir anne figürüne, ilerleyen hayatında ailesini terk edecek bir baba figürüne, üvey ve öz olmak üzere kız ve erkek kardeşlerine sahip olan, Hristiyanlığın Maruni mezhebini benimsemiş bir aileye sahiptir. Ailenin maddi

sıkıntılarından dolayı Cibran, küçük yaşlarda ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiştir.

Annesi Kâmile, Cibran’ın duygusal ve derin mizacını, özellikle çizime ve diğer sanat

dallarına olan ilgisini onu Boston’daki kültürel ortamlarla tanıştırmasıyla beslemiştir.

Cevheri keşfedilen Cibran, öğretmenleri tarafından dönemin yetkin fotoğraf sanatçılarından biri olan ‘Fred Holland Day’ ile tanıştırılmıştır. Öğrendiği teknik çizim ve dil eğitimleriyle kendini oldukça geliştiren Cibran, henüz 15 yaşındayken eskizlerinin kitap kapağı olarak yayınlanmasına aracılık eden Day öncülüğünde sanat çevrelerince tanınmaya başlamıştır. Fakat ailesi bu erken başarıları, köklerinden uzaklaşma olarak görecekler ki Cibran’ı eğitimini tamamlamak üzere tekrar Lübnan’a yollamışlardır. Buradaki eğitim, Cibran’ın gelecekteki sanat kimliğini oluşturan temel taşlarından biridir. Dört yıllık eğitimin ardından Cibran, 1902’de tekrar Boston’a dönmüş, içindeki yalnızlık duygusunu oluşturan ve daha da derinleşmesine sebep olan ailesindeki hastalıklar ve ölümlerden sonra yaşadıklarını eseri Ermiş (1923)’te şu sözlerle ifade etmiştir “...nasıl ki bir meyvenin yüreğinin güneşi görebilmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, acı da sizin için öyledir…” Bunun üzerine daha çok yazarak ve iki yıl sonrasında da ilk sergisini açarak acılarını kalemine ve tuvaline akıtmayı başarmıştır. Tanınırlığını arttıran bu sergiden sonra Cibran, yazar kimliğini çizimleriyle süslediği çeşitli gazete yazıları, dergi yazıları ve kitaplarıyla Batı dünyasında da, Doğu dünyasında da ismini duyurmaya başlamıştır.

İşlediği kavramlar olağanca gündelik yaşantımızdan olsalar da, Cibran’ın bunu ifade ediş biçimi dönemine göre oldukça aykırı bir şekilde anlaşılmasına sebep olur. Fakat kendisi, bu kavramı incelerken “Asi Ruhlar (1908)” kitabındaki gibi, ironik bir biçimde ‘asi’ kelimesinin toplumdaki karşılığını bizlere sorgulatıyor. “Yaşarken gömülmek istemediğim mezarlar” betimlemesini yaparak insan hayatını, toplumun -özellikle Lübnan toplumunun- sosyolojik yapısını ve içerdiği köktenci bakış açısının yarattığı sorunları,

çağına göre oldukça liberal bir bakış açısıyla yansıtmıştır. “Asi Ruhlar”daki kadınların özgürlüğünü ve yozlaşmış din adamlarını vurguladığı cesurca fikirleri, Suriye’de eserlerine sansür uygulamasına ve aforoz edilmesine yol açmıştır. Aynı yıl Cibran, Boston’dan Paris’e dönemin yetkin sanat okullarında eğitim almaya gitmiştir. Ne var ki akademiden ve resmi eğitimden tatmin olmayan Cibran kendisini daha farklı eğitim yöntemleriyle geliştirmeye devam etmiştir. Bazı kaynaklar bu dönemde Cibran’ın, heykeltıraş Auguste Rodin ile tanıştığını ve ikilinin iletişiminin tanışıklıktan ibaret olduğunu yazarken, bazıları da Cibran’ın Rodin’den üç yıllık bir eğitim aldığını yazmaktadır. Fakat Cibran, Rodin’den eğitim almış olsun ya da olmasın, iki sanatçının da eserlerine verebildiği ruhun derinliği su götürmez bir gerçektir. Bunun yanında Rodin, “20 yüzyılın Blake’i” olarak nitelendirdiği Cibran’ın sanatçı kimliğini hem bir ressam hem de bir şair olarak sürdürmesini onore etmiştir. Cibran, çizimlerini cinsiyet fark etmeksizin kitaplarında işlediği kavramlar gibiçıplak ve yalın bir şekilde ifade etmeyi seçmiştir. Figürlerindeki ifade derinliğiyle yazılarıyla beraber ahenkle dans ederler. Sembolleştirdiği kadın ve erkek vücutlarını eşit sayıda çizerek bizlere “Kırık Kanatlar (1912)” eserinde yazdığı gibi “...Ben manevi gelişimin insani bir yasa olduğuna inananlardanım… Kadın bir yönde ilerliyor, başka bir yönde geriliyorsa, bunun sebebi dağların doruğuna varan zorlu yolun, hırsızların tuzaklarıyla ve kurt inleriyle dolu olmasıdır!” ifadesiyle, kadın ve erkek arasındaki adaletsiz dinamikleri somut ve tutarlı bir şekilde gösteriyor. Genelde öğretici bir üslupla okuyucusuna dokunmak isteyen Cibran, diyalektik yöntemle hakikatin kapılarını bizlere aralıyor ya da kendimiz aralamamız için bizlere zemin hazırlıyor. Yaşamın ihtişamı ve zevklerin oyalayıcılığı onun için hakikate giden yoldaki engeller olarak görülüyor. Bu yüzden onun için yalnızlık ve acı kavramlarını kişinin -modern yaklaşımla-, kendini gerçekleştirebilmesini; Cibran’ın yaklaşımıyla, insanın pişmesini sağlayacak yegâne unsurlar olarak nitelendiriliyor. Fakat bu ‘“pişmenin” her insan için farklı yollar ve

yaşanmışlıklar sonucu gerçekleşeceğini vurgulayan Cibran, herkesin kendi dünyasının

gerçekliğinin var olduğunu da yadsımıyor. İncelediği ve çözümlediği gerçek; insanın

yaşamayı tercih ettiği hayatı ve bu tercihlerin hayatlarında nasıl bedelleri ödeteceklerini göstermekte. Bunu ifade ederken Cibran, yarattığı bu dille okuyucusunu zaman zaman duraksatıp düşünmeye teşvik ediyor. Cibran, tarzının içerdiği derinlikle okuyucusunun belki görmezden gelip üstünü kapattığı, belki korktuğu ve kaçtığı benliklerini keşfetmelerini, su yüzüne çıkartmalarını sağlıyor. Kişinin büyük yalnızlığının ve derin iç alemini “Meczup (1918)” eserinde “…Ben Senin toprağındaki kökünüm, Sen benim gökteki çiçeğimsin ve bizbirlikte güneşin önünde büyürüz.” cümlesinde belirttiği gibi, yalnızlığın potansiyel sürükleyiciliğini ve melankolisini panteist elementlerle destekleyerek dolduruyor. Bütünüyle Cibran’ın okuyucusunda yarattığı farkındalık, her okuyuşta etkisinden bir şey kaybetmeyerek şu sözleri akıllarda uyandırıyor: “Dur ve düşün, bu okuduğun yazı senin bakir kıldığın hangi alana dokundu? Bilmediğin nereyi aydınlattı veyahut acıttı...”

Cibran hem yaşadığı döneme hem de sonrasına ilham olan, 60’lı yılların New York sosyetesinin “Halil Cibran Şiir Geceleri”ni düzenlemelerine sebep olmuş; 68 kuşağının ise el kitabı haline gelen ‘Ermiş’ kitabıyla kendi döneminde kimsenin söylemeye, yazmaya cesaret edemediklerini yazmış eşsiz bir yazar olarak, halen postmodern çağda bile, kişilerin kendilerini keşfedecekleri kapıları aralamaya devam ediyor.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember