EDWARD HOPPER

Edward Hopper, bana göre döneminin akımlarına kafa tutmuş ve kendi bireyselliğini, eserlerini seyredenlerin gerçeği yapmayı başarabilmiş Amerikalı bir ressam; yazar Alain de Botton’a göre “Dünyadan soyutlanmış geçiş mekanlarını konu alan sanat akımının babasıdır”. Otel odaları, benzin istasyonları, sinema salonları gibi hepimizin yaşamında yer alan fakat ait olmadığımız, günlük yaşantımızda yalnızca bir süre kullandığımız bu mekanlar her ne kadar geçip gidenler için alışıldık olsa da, Hopper’ ın eserlerinde bireyler bu mekanlarda oldukları gibi durmakta ve hiçbir yere gitmemektedirler.

Ressamın, eserlerinde günlük yaşantımızın birçok anında maruz bırakıldığımız bu mekanları tercih etme sebebini bir çeşit modernite eleştirisi olarak yorumlayabiliriz. Modernleşerek gelişen şehirlerin, insanların şehirdeki konumunu ve yaşam biçimini değiştirerek, ilişkilerinde kopukluklara yol açmasına ve kalabalıklar içinde yalnızlaştırmasına gelen vurucu bir eleştiri. Eleştirmen Winfried Fluck, Hopper’ın eserlerinde mekan unsuruyla ilgili “Sanatçının mekân ve sahneleri, figürler için bir ruh hali ve atmosferik bir ortam yaratmak için oradadır. Bu anlamda, mekân oldukça tiyatral bir özelliğe sahiptir.” der. Hopper, kullandığı ışık- gölge kontrastları ile seyircisinde sanki resmin içinde yaşıyormuş hissini uyandırmayı başarır.

Eserlerinde hissettiğimiz yalnızlık duygusu bize fiziksel bir yalnızlıktan ziyade ruhsal bir kopukluğu, kaybolmuşluğu çağrıştırır. Figürleri yan yana oturuyorken bile birbirleriyle iletişim halinde değillerdir. Öyle ki, aniden bir meteor düşse kafalarını kaldırıp bakmaya gerek duymayacak kadar kendileriyle baş başadırlar. Bu kendiyle baş başa olma hali, Edward Hopper’ ın içsel dünyasının onulmaz parçasıdır.

YALNIZ RUHLARA AYNA TUTAN RESSAM

Edward Hopper, 1882 yılında Newyork’ un Hudson nehri kıyısında bulunan Nyack bölgesinde doğdu. Birçok sanatçının olduğu gibi Hopper’ın da eğitmenliğini üstlenen Robert Henri, onu kentsel hayata dair gerçekçi resimler çizmesi için yönlendiriyordu fakat Hopper kendi gerçekliğini, içsel dünyasının kentsel yaşamına olan yansımasını çizmeyi tercih etti.

New York Sanat ve Tasarım Enstitüsü’nde eğitimini tamamladıktan sonra, başta Paris olmak üzere birkaç kez Avrupa kentlerine ziyarette bulundu. Bu ziyaretlerin amacı ortaya çıkan yeni sanat faaliyetlerinden haberdar olmak ve çağdaşlarının neler yaptığını görmekti. O sıralar birçok çağdaşı çalışmalarını kübizm akımından esinlenerek yapıyorken, Hopper idealist ve gerçekçi resimlerden daha çok etkileniyordu. Edgar Degas’ın röntgenci bakış açısı ve Rembrant’ın “Gece Nöbeti” tablosundaki ışıklandırma tekniğini çok iyi gözlemleyen Hopper, bu gözlemlerini film ve sahne efektlerine olan ilgisiyle birleştirerek eserlerinde kullandı. Kaldı ki eserlerindeki bu kompozisyonlar, Alfred Hitchcock, Terrence Mallick gibi film yapımcılarını hatta Madonna gibi pop kültürünün ünlü isimlerini de etkiledi.

Önceleri ticari bir ressam olarak çalışan Hopper, istediği başarıya bir türlü ulaşamıyordu. Dikkat çeken ilk resimi The Mansard Roof, kalıcı müze eseri olmak için satın alınmış olsa da, daha sonra 1920’de açtığı ilk kişisel sergisinde çalışmaları yine ilgi görmedi.

Aynı yıl sanatçı eşi Josephine ile evlendi. Eşiyle ilişkileri devam ederken, kırk dört yaşında New York Frank K.M. Rehn Galerisi’ne girdi ve sonrasında ikinci kişisel sergisindeki çalışmalarının hepsi satıldı.

Josephine Hopper onun yalnızca eşi değil, modeli ve en büyük destekçisi oldu. 1930 yılında House by the Railroad adlı eseri Modern Sanatlar Müzesine girdi. Hopper, New York’taki atölyesinde hala en sevdiği işi yapıyorken seksen beş yaşında vefat etti. Eşi Jo Hopper, onun ardından ressamın bütün eserlerini Whitney Sanat Müzesi’ne bağışladı. Hopper’ın diğer eserleri ise New York'ta Modern Sanat Müzesi, The Des Moines Art Center ve Chicago Sanat Enstitüsü’nde ziyaretçilerini beklemektedir.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember