​GÖRÜNMEZLİĞİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI ÜZERİNE NEVROTİK GÜNLÜKLER-1

O sabah da diğer tüm sabahlar gibi dopdolu bir telaşla başladı. Bileklerimi ağrıtan bir geçmiş zamanla yani. Bunları size denize bakan mezarımın altından yazmaktayım sayın okuyucu.  Burası gayet  iyi.  Zaten hep denize bakan bir mezarım olsun istemişimdir. Şaka yapıyorum. Alay etmiyorum, şaka yapıyorum. Bilinmez bir yola girmiş olmanın verdiği  hınçla, beyaz hastane koridorundan yazıyorum sizlere bunu.


Birkaç hafta önce geldim buraya. Yaklaşık dört gün önce de uyanmış olmalıyım. Bütün olanları hatırlar hatırlamaz koridorda, büyük beyaz masanın arkasında oturan sonsuz mutsuzlukta personel kadından birkaç kağıt bir de kalem istedim. Tabii kalem bir nevi öz kıyım aracı olarak görüldüğünden yalnız başıma kullanmama izin verilmedi. Bu yüzden işte şimdi size bütün bu anlattıklarımı ve anlatacaklarımı personel kadının biraz üstten bakışları altında, biraz da olanlar ve olacaklarla alay ederek yazıyorum. Bilseniz aslında kendi içimde kaç filin ayak seslerini şişelere doldurup denize atıyorum.  Buraları geçelim.


Dört hafta önceydi. Yani öyle olması muhtemeldi. Sabahın sekizinde aynı düşecek gibi duran hayatıma uyanmış,  tekdüze sancıyı çekerek işe gidiyordum. Öğretmenim ben. Hiç istemediğim kadar öğretmenim hem de. Neden diye sorarsanız, bunun cevabını ben de veremedim 7 yıldır. Belirsiz bir biçimde işimden nefret ediyordum. Oysa genç zihinlere bir şeyler koyabilmekten daha güzel ne vardır değil mi. Siz de haklısınız. Ama ben üniformalardan, kurallardan, koyun gibi peş peşe itaate giden insan furyalarından, birinin hep bir başkasına boyun eğmesi gerektiğini her sabah okul zilleriyle özenle vurgulayan hiçbir şeyden hazzetmiyordum. Belki de sorunun cevabı budur. Mesela ben çocukluğumda hep görünür olmak istemişimdir. Yok hayır görünmez değil, görünür. Zaten başıma ne geldiyse bu görünmezlik yüzünden geldi.  Hep görünmez olduğuma inandım. Öyle görünmezdim, öyle görünmezdim ki sofraya konması unutulmuş o tabağın sahibiydim. Hatta öyle çok yoktum ki adımı sanımı kimse bilmedi, bayramlarda kimse bana bir şenlik vermedi. Öyle görünmezdim ben, öyle görünmezdim ki sayın okuyucu, bir keresinde karşıdan karşıya geçerken bir araba sırf beni görmediğinden akıbetimi yaslayacaktı kaputa. Olaya bak. Ama işte bir sabah, çocukluğumda  bir bahar sabahı, babaannemle ağaçlı taşra yolunda yürürken bir uğur böceği kondu elime. Yani milyonlarca bitki, onlarca insan kafası arasından benim ellerimi tercih ettiyse uğur böceğinin de bir bildiği vardı. O uğur böceği benim görünürlük pelerinim olmuştu bir hafta kadar. Mesela ben dualara da inanmam sayın okuyucu. Benim tek varlığım bir kırmızı uğur böceği.



Anlamıyordum aslında.  Koca bir dünya keman konçertolarıyla kendi etrafında süzüle süzüle devam ediyordu ama ben nedense hayatı hiçbir köşesinden yakalayamıyordum. Sağlam bir kaç-kovala oynuyorduk hayatla. Bu işte kaybeden tarafın ben olduğuma adımı bilmediğime emin olduğum kadar emindim. Her yarım şey gibi ismim de yarımdı. Doğduğumda Lale vermişler adımı. Büyüdükçe bu ismi sevmemeye başladım. Öyle çok sevmemeye başladım ki, adımdan bir harf sildirdim. Hayatımda bana ait bir şeyler olsun istedim de ondan. Lal’di adım artık. Şairlerin şiirler dizdiği kadın isimleri gibi bir isme sahiptim ama otuzlarıma gelince fark ettim ki hayatım ortadan ikiye bölünmüş ve ismim de bir elmadan bile daha yarımdı. Bilirsiniz, yarım şeyler aslında yokturlar. Benim de bir ismim yok bu yüzden. İşte beni bu hastaneye getiren olayın kökleri hayatıma böyle böyle yayıldı. Hepsi, bütün bu rezalet ve sancılar kendi hayatıma sahip olamamamın ve milyon metrekare görünmezlik pelerininin bütün yaşantımı kaplıyor oluşundan çıktı. Uzun zamandır içimde bir yanardağ taşıyordum. Patlayacak zamanı tam da o gün buldu.

O sabah evden çıkmış otobüs durağında malum otobüsü bekliyordum. Okula muhtemelen birkaç dakika gecikecektim çünkü çalar saatim uyuyakalmıştı. Öğrencilerim, o bana hep buz gibi bakan öğrencilerim bu geç kalışıma eminim çok üzüleceklerdir. Yanlış anlamayın, ben öğrencilerimden değil işimden hazzetmiyorum.


Otobüsü durdurmak için el kaldırdım. Sonra ne oldu biliyor musun sayın okuyucu, durmadı. Otobüs durmadı. Balık gibi çırpındım, yetmedi zıpladım ama yok, durmadı. Bu, hayatın bana gösterdiği kaçıncı kırmızı karttı. Derin bir ‘’offff’’ dökülüyordu dallarımdan. Yerlere, kaldırımlara, deliklere yayılan kocaman bir of. Tutmadım.  Yürüyerek gidecektim okula. Birkaç sokaktı, hemen geçerdi,denemeye değerdi.  İşte her şey o otobüsün durmamasıyla başladı. Duraktan başlayıp okula doğru yürürken ilk sokakta bir kedi gördüm. Yaklaştım. Daha çok yaklaştım. Sevmeye kalktım da sanki ellerimde kaldı gölgesi. İnanabiliyor musun sayın okuyucu, hayvanlar aleminde bile hatırı sayılır bir görünmezdim. Tamam. Yürümeye devam ettim.  Hızla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların yavaşlama duvarı oldum. Gelen geçen omzuma sağlam bir iz bırakıyordu. Önüne baksana be kardeşim, kör müsün, dikkat etsene… Yok, hiçbiri sökmüyor. Çok ağrıma gitti. Hatta öyle ağrıma gitti ki içimde hiçbir hafif yan bırakmayana dek ağrıma gitti. Okulun arka sokağında bir polis merkezi var. Orada her sabah bir memur bey önünde asılı silahla sabit bir yere bakarak nöbetini tutar. İşte o memur beyi görünce aklıma çok ışıltılı bir fikir geldi. O karakolun önünden geçerken polisin silahını hızlıca alıp önce havaya ateş edecektim. Baktım olmuyor, bir el de kendime sıkacaktım. Nasılsa görünmezdim , beni kurşun bile göremezdi. Eğer nalları dikersem ve başıma insanlar toplanıp çeşitli nidalarla fikir atışması yaparlarsa tebriklerdi sayın okuyucu, görünür olmuştum artık. Ama ya yapmazlarsa. Ya yanımdan hatta üzerime basa basa öylece geçip giderlerse.. Bunu çözmenin tek bir yolu vardı. Harfi harfine yaptım hepsini. Önce silahı hızlıca aldım sonra havaya sıktım ama kimseden ses yoktu. Yalnızca memur bey biraz öfkeli biraz da şaşkın duruyordu. Ben de önüme nerem geliyorsa oraya bir kurşun sıkacaktım ki hızımı alamayıp birkaç tane sıktım. En son hatırladığım siren sesleri, çığlıklar, üniformalar bir de gördüğüm hayaldi. Geyikli sahildeyim. Mart ayı. Sabahın beşi, adını bile bilmediğim şehrin otelinden çıkmış iskelede yürüyorum. Sahil boyu barlar uzanıyor. Denize doğru gittikçe dünya da benimle birlikte hareket ediyor. Güneş doğarken baraka barların bir tanesinde eski ampuller yanıyor ve bir şarkı duyuyorum.  Yıllar yıllar sonra buldum o şarkıyı, Kings Of Leon’dan pyro şarkısıydı. Hatırımda yalnızca bunlar kalmış. Gözlerimi bu hastanede açtım açalı içimde bastırmadığım bir sevinç var. Yüzyılın müjdesini kavrıyorum ellerimde, görünürüm artık. Denedim. Buldum. Onayladım. Görünürüm.


Danışmadaki kadın süremin dolduğunu söylüyor. Ben hayatın sahnesine atlayıp kalp atışlarımdan kendime senaryolar yazıyorum. Adımın çıktığı, şarkımın duyulduğu senaryolar. Bundan sonraki yeni hayatımda neler olup bittiğini yazacağım ama önce bu hastane koridorunda, ulu orta yayınlanan haberlerde kendimi izleyip ‘’o olay öyle değil bir kere’’ diyeceğim. Daha büyük satırlarda görüşmek üzere sayın okuyucu, canım okuyucu.






Resim: Antonio Montalvo

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember