GÖRÜNMEZLİĞİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI ÜZERİNE NEVROTİK GÜNLÜKLER-2

Bilirsiniz, bir durumu sürece yaymak sürecin kendisinden daha çok acı verir.


Tam da süreçle kafa kafaya bir düelloya girişmişken yazmayı hatırladım. Hastaneden çıkıp eve yerleşeli birkaç şarkı geçti. Akıp giden zamanla ve çetelesi tutulan takvimlerle münasebetimi yitirdim. Bilmiyorum o yüzden ne kadar zaman olduğunu. Zaten zaman denilen şey buz gibi bir moloz yığını. Görünmezliğimi omzuma öyle sağlam dikmişim ki nalları da dikmeye giden yoldan ince bir çizgiyle geri dönünce anladım alışkanlığımı.


Önce bana ruhi bir hastalığın teşhisini yapıştırdılar, sonra da birkaç ilaçla kanıma girdiler. Korkma sayın okuyucu, iyiyim. Öğrencilerimi ve işimi bu süreç dahilinde bıraktım. Bir daha geri dönüp dönmeyeceğimden şüpheliyim. Muhtemelen dönmem.


Sanki bir falda görür gibiydim varlığımı. Bir dokunsam aynalar yanacaktı. Dokunmadım.

Hastanede kaldığım süre boyunca annem vardı yanımda. Anneler hep affeder ama hiç unutmazmış. Bunu da yıllar önce tesadüfen karşılaştığım bir dergâhçı söylemişti, hatırımda kalmış. Hastaneden çıkarken uzun süre sokakları izledim. Beni tükürüp atmış, iplerimi kara kuduz ağızların önüne bağlamış bu sokakları. Bakışsızlıklarıyla evimi, ülkemi, bahçemi yağmalayan insan yüzlerine baktım.


Sonra pat!



Henüz kapanmamış yaralarımın acısını hissederek yere balık gibi yapıştım. Hızla koşan kapkaççı önünden çekilmem için beni itmişti çünkü. Annem panikle bana doğru eğilirken acıyla hazzın içinde gülüyordum ben. Ulan, görünür olmuştum. Şenlikti bu be! Yani şimdi böyle argo konuşarak hanımefendiliğime halel getirmek istemezdim ama sayın okuyucu, yapmıştım bir kere. Benim evime geldik önce. Annemle birkaç gün burada kaldık ama içim razı değildi bu duruma. Bir yandan annem beni kendimi bir an önce toparlayıp işime dönmem için ikna etmeye uğraşırken diğer yandan anıları kurcalayıp hayatımın ortasına renkli uçurtmalar yolluyordu. Dayanamadım. Bu evde yani, kalmaya dayanamadım.


Bana kalsa ilk araçla uzaya fırlatılmayı, banka hesabımda kalmış son birkaç lira karşılığında isteyecektim. Çünkü varlığıma kara leke olmuş bu şehrin her zerresinden bıkkındım. Ertesi sabah çantaları toparlayıp annemin evine yerleştik. Bu duruma çok sevinmişti. Çünkü sürekli duvarlara çarpıp kendine dönen sesinden bıktığını söylerdi. Eh, benim de pek fazla eşyam yoktu. Birkaç kalem, biraz evrak, birkaç kaçık elbisem ve kitaplarımla çıktık yola. Bazen yola çıkmak işte bu kadar kolaydır. Bazen de en zoru.


Adadaki eve giden dolmuşta annem sürekli geçen yıllar diktiği palmiye ağacından söz etti durdu. Şimdilerde onu kesmiş. Bu beni biraz sarstı. Yani bütün varlığı boyunca kapı gibi orada duran palmiye ağacının şimdi bir anda yok olmasını bir süre hazmedemedim. Laf aramızda, görünür olmak da epey zor işti. Arkadaki yaşlı amca durmadan omzumu dürtüp durakları soruyor, dünya gözlerimin içine içine bakıyordu.


Sonra en arka koltuklardan bir çocuk sesi geldi,


"Anne bak, bu haberlerdeki deli abla değil mi?’’


Deli mi, abla mı, anne mi, o iş öyle değil bir kere...


Bütün dolmuştaki gözler ve annem bana dönünce yavaşça gülümsedim.


"O iş öyle değil bir kere."


Uzun süre bakıp aralarında fısıldaşmaya devam ettiler ama o iş öyle değildi bir kere, içim de rahattı o yüzden. Ben de palmiyeleri düşünmeye devam ettim. Mesela bir palmiye türü var ki sayın okuyucu, insanın içini emanet edesi gelmiyor. Tropik yağmur ormanlarında bir palmiye, kökleri yardımıyla yılda bir metre kadar yürüyormuş. Yürüyen palmiye deniliyormuş buna. Her yıl metre metre nereye gidiyormuş, sonunda nereye varacakmış kimse bilmiyor. Her sabah uyanıp yerini yoklasan metreleri ruhun duymaz ama işin sonunda gitti mi gidiyor işte. Belki de annemin varlığını tanımlayan bu palmiyeye karşı duyduğu güven eriyip gidince kesme kararı aldı. Bir ağaçla büyüyüp boy atmak, onunla meyve verip onun altında romanlara tanıklık etmek kadar gerçekçi ne vardı?


Ama bu işin temeli çürüktü belki de.

Ben her yıl nereye gidiyordum metre metre köklerimden uzağa? Bu bir soru değil, hem bir soru olsa da sizde cevabı yok sayın okuyucu. Bende de yok çünkü henüz.

O gün olağanüstü hiçbir şey olmadı. Adadaki herkes beni tanıdı. Beni gördü. Bakkal İsmet, pencereye ömrünü adamış birkaç teyze, yığınlarca sokak kedisi, bir de sahildeki çay ocakları. Yıllar sonra binbir entrikalarla dolu anların ardından çocukluğumun yitip gitmediği odamda yazdım bunları sayın okuyucu. Hayat benim için eski hayat olmayacak artık. Bahçeye buğdaylar dikerim. Metre metre kaçacağını bilsem de palmiyeler büyütürüm. Romanlar okur, kendi aklımda ıssız adalara düşerim. Kimse beni görmese de kendimin gözlerini hep üzerimde hissetmemin verdiği heyecanla hayatımı ne de güzel devam ettiririm. Bedenimi saran bu kolları iyi tanırım çünkü.


Ama artık yazmayacağım.


Benim bu köşeli parantezimde, görünürlükle yitmişlik arasında yalpalayan öyküm buraya kadardı. Kuş sesleri, uğultulu sabah telaşı sesi ve bir mısra boyu yolu duyuyorum yeniden. O iş artık tam da sizin bildiğiniz gibi. Buraya sağlam bir son.


Sevgilerle. -MUHTEMELEN SON. ÖYKÜNÜN SONU-


 

Resim: PAUL WUNDERLICH

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember