GECENİN GİZİ ALTINDA

Karmaşık cümlelerin lüzumu var mı sevgili dostum? Acımız gam, acımız keder…


Peki ya acısızlığımız?

Niçin acı duymadığımız şeylerin lafını etmeyiz? Hissetmemenin buruk çaresizliğini yaşıyoruz çoğu zaman. Aşk diyoruz ama derinden hissetmiyoruz. Ölmek diyoruz ama ölüm gerçek bir ölüm değil. Biz insanlar abartılı acıları seviyoruz. Savaştan kaçmış mültecinin acısını seviyoruz. Sırf canları acımış diye acıyoruz ama ufacık mutlulukları dahi yakıştıramıyoruz onlara. Çünkü o trajedilerinden ayrı olarak sevgi duyumsamayı geç, acımayı dahi beceremiyoruz. Yaşamak haram onlara ve müstahak acıların en beteri yine onlara! Tanrılaştırmışız acıyı ve şeytanlaştırmışız ufacık mutlulukları. Gülmek yasaklı sanki.

Peki ama neden? Neden sadece acılarla yakınsıyoruz insanları? Gülüşlerin bütünleştirici gücüne ne oldu? Hani nerede sokakta kahkahalarla gülmenin edepliliği? Şen kahkahalara dahi yaftalamışız edepsizlik etiketini? Edep nedir? Hangi iblisin ağzında saklı sizin edebiniz? Neden korkar oldunuz mutluluktan ve neden sakladınız onu kör acıların girdabına?


Kör bir baykuş uğuldadı şakağımda. Kalemi, kâğıdı fırlattım bir köşeye. O an gelmişti işte, kapattım gözlerimi ve onu düşündüm. Tek bir an vardı aramızda, gizli saklı. Onu hatırlatan kitaba uzandım. Rastgele bir sayfasını açtım. Satırlar hep o anın büyüsüyle kaplıydı. Bir gece vakti herkes uyurken omuzlarımız değiyor birbirine. O masum bir sarhoşluk halinde, bense inadına ayık ama bir o kadar da heyecan içinde. Bir yudumla sarhoş olan zihnim bu defa şaşırtmakta tüm benliğimi diriliğiyle. Rastgele satırlarına sığındığımız kitap bizi bir yerlerimizden vuran cümleler fısıldıyor usulca. Ve bu cümleler bizim dilimizden dökülmekte, sırasıyla. Elimdeki kitabı ona uzatırken sıramı savmış olmanın heyecanıyla baktım gözlerine. Bakıştık, gerçek zamanda birkaç saniyelik fakat kaymış izafiyetimle bir ömürlük olan o anda. Bakışlarımla sarıldım ona. Bedenlerimiz, irislerimizin çakışmasıyla yekvücut oldu sanki. Bir yanılsamaya düştüm. Sonrasında kitaptan rastgele bir sayfa açtı ve okudu:


Yalnızca ölüm bize yalan söylemez. Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.”


Ertesi gün gerçekliğini daha diri anlayacağım bir cümle fısıldadı usulca kitaptan. Ve ben tam şu an asılı kaldım o ilk cümlede. Çünkü o zemheri geceden aylar öncesinde bana, sarhoşken yaşadıklarını hatırladığı halde hatırlamıyormuş gibi davrandığını söylemişti. Özellikle de hatırlamak istemiyorsa…


Neyse. O anı unutup öncesine odaklanmalıyım. Kitapla oynadığımız oyunu bir kenara bıraktık ve ben omzumda uyuttum onu. Parmaklarım, parmaklarında dolandı usulca. Bir kör baykuş öttü gecenin gizinde.


Gerçek zamana geri döndüm ve İnce Saz’dan bir şarkı çalındı kulağıma. Hâlâ o anda mıyım diye sorguladım kendimi bir saniyeliğine. Hayır, ses gerçekti. Tanıdık tınının sözlerine ansızın bıraktım kendimi. “Ardımdan deli diyorlar. Belki de yalan değil. Yanımda bile uzaksın. Nasıl dayansın bu gönül…” Hükümsüzce süzüldü gözyaşım yanaklarımdan. Yazı yazdığım masanın başından kalkıp pencereye doğru adımladım. Aşkı, korkak bir adamın bakışlarında aramıştım. Arkadaşlıktan bir adım öteye geçemediğimiz yetmemiş gibi bir de unutulmuşluk yalanının ardında kalakalmıştık. Fakat ben her gece seni hatırlarım.


 

Resim: Salvador Dali

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember