GİZİL SÖZLER ŞARABI

Bütün bu yazılanların çok daha güzellerini hak eden anneme ve bana tüm varoluşum boyunca kattığı mucizevi güzelliğine ithafen;


Doğdum evrenin tarazlarına, ağrılarına. Küçük bir adanın şehirden uzak kaldırımlarında dünya nereden baksan kalabalık bir karmaşayı andırırdı. Tekdüze bir romana benzerdi böylece ada. Biz de hayatımızı bu aynılığın ve sakinliğin ortasına ördük.  Daha doğduğumda öğrendim  bunu.

Adada yılın belli zamanları üzümler olur, bu üzümlerden şaraplar yapılır. Bağlardan üzümleri toplar her seferinde şarap olmak üzere şişelerdim ben de. Bir gün bu bağların birinde kaybettim içimdeki antik, tutkuyu. O gün annemin yaralayıcı, onulmaz bir hastalıkla göz göze gelip şehrin en alacalı hastanesine yaşamını adayacağı gündü. Annem o başı sonu gelmeyen hastaneye giderken her şeyden habersiz onlu yaşlarımın başındaydım. Babamı hiç tanımadım. Bu adada, sahil kıyısının bir ara sokağında annemle birlikte yaşardık. Herkesin uzaktan baktığında görebileceği ancak yüksekliğini bilemeyeceği bir Ağrı Dağı taşıyorduk annemle aramızda. Ben doğarken önce babamı sonra doğurganlığını kaybetmiş. Ne acıklı hikaye ama değil mi! Aramıza devasa bir dağ örmüş bu istemsiz gerçekleşmiş günahtan dolayı. Daha doğduğumda hissetim bu günahın kırmızı izlerini. O gündür öfkeli dünyaya, en çok bana.



O yıl da diğer tüm yıllar gibi şişelediğim şarabı, kırmızı ve bir o kadar günahkar bir fiyonkla süsledim. Yirmi yıldır bu benim için bir gelenek sayılır. Anneme elini bile süremeyeceği şaraplar yığmak. Muhtemelen canı çok sıkıldığı akşamlar sakladığı çekmecelerden çıkararak personellerden gizli birkaç kadeh içiyordur ama fazlası değil. Çünkü o şarapların içinde benim gizili sözlerim var. Annem öfkesiyle birlikte yüzüme yenik bir öykü bulaştırdı. Her yıl benden üzümlere karışırdı bu yenik öykü.

Süslediğim şarap şişesini çantama koyup hastaneye gitmek için otobüs durağına yürüdüm. Adanın tozlu, yıkık durağına vardığımda otobüsün o takırtılı sesi henüz duyulmuyordu. Duraklar en sakin dinlenme yerleridir çünkü herkes yabanıl bakar birbirine. Bu sakin anın fırsatıyla adayı uzun uzun izledim. Nasıl yaşanırdı bir hayat? Nasıl yaşanmalıydı ki anlatılmaya değsin? Nasıl?

O sırada yanımda huzursuz bir kıpırtı hissettim. Daha sonra Ali’nin tozlu ayakkabılarını ve beyaz gömleğini gördüm. Ali adanın en dokunaklı serserilerindendir. Tüm gün dolaşır tüm adayı. Gelen geçen turistlere hediyelik sabunlar, el yapımı aynalar satar. Otuzlu yaşları hep sabun kokar bu yüzden Ali’nin. Bu eşyaların da birer hikayesi vardır. Bir serserinin uydurabileceği en güzel, en dokunaklı hikayelerdir bunlar.

‘’Ali..’’ diyorum. Beklemekten sıkılmış gibi çıkıyor sesim. Yüzüme bakarak gülümsüyor Ali,

‘’Sence bu fotoğrafın hikayesi ne olmalı?’’

Adada uzunca bir yol var, etrafında da ağaçlar… Hani bıraksan sanki geçmişe uzanır öyle bir yol. Siyah-beyaz bu fotoğrafa bir hayvanın gözleri hapsolmuş. Öylece bakmış kameraya. Gözlerinde kızıl bir korku ve acıyla bakmış, öyle bakmış gibi.

‘’Bence bu huzursuzluğun hikayesi olmalı Ali.’’

‘’Uzun yıllardır ‘sahibine’ derin bağlılık duyan bir hayvanın duygusal bir cadı kazanından ya da kahrolası gerçeklerden kaçışının hikayesi falan olmalı.’’

Ali yalnızca beni izliyor konuşurken. Sonra sesindeki son akşamların sahil kıyılarını andıran bir hakimiyetle;

‘’Bu hikayede o hayvan hangimiziz?’’

En naifidir Ali serserilerin. En incesidir. Yıllar önce ikimiz de çocukken avucumun içinden bir efsane çaldı. O gün bugündür affedemiyorum onu. Bunu bile bile yolluyor tüm kelimeleri bana. Yine de hiç cevap vermek gelmiyor içimden. Eğer o güne dönebilseydim derdim, bir şeyler dedim. Hiç olmadı bütün anılarla, hediyelik sabunlarla ve yüzlerce martavaldan hikayesiyle birlikte Ali’yi de koyardım bavuluma. O gün yapmadım. Zaten o sırada otobüs geldi. Sadece yüzüne bakıp otobüse bindim. Ali’nin duruşu sabit kaldı. Keder her şeyi sabit kılıyor. Arkada kalanı, ölenin eşyalarını, yana açılmış kolları, her şeyi.

Otobüs yaklaşık bir saat sonra vardı hastaneye. İnip ağır ağır ilerledim hastaneye. Annemin odasını yeniden, yeniden ve yeniden buldum. Odaya girerken o kadar derin bir nefes aldım ki bütün dünya içimde yeşeriyordu.

Pencereye dalmış bir şeyler düşünüyordu. Sağ eli de tam kasığının üzerinde. Ne zaman kederli ve düşünceli olsa böyle yapar. O beni fark edene kadar öyle dev hissediyorum ki kendimi. Pencerelerden taşarmışım gibi geliyor. Çantamı masanın üzerine bırakınca döndü yüzü bana. Gülümsedi. Gülümsedim. İyi gününde olmalı.

‘’Şarap getirdin mi?’’

‘’Hıhı, bak.’’

Çıkarıp masaya koydum.

‘’Bu kırmızı fiyonklar neyin anlatımı her sene?’’

Cevap vermedim. Veremedim. Yıllarca sustuğun şeyler öyle hemen pat diye söylenmezmiş. Onun yerine plastik bardaklara şarap doldurup birini anneme uzatıyorum. Çok sessiziz. O an bütün dünya bir büyücünün elleriyle dur işaretine uymuş saygı duruşunda sessizce bekliyor gibi. Dakikalarca sustuk.

‘’Gidelim buradan.’’

‘’Ne?’’

‘’Gidelim işte anne. Nereye olursa. Yeter ki gidelim. Ne adaya dönelim, ne buraya ömrümüzü adayalım. Gidelim.’’

Uzun süre durdu. Elinizde alkol varken delice fikirler ortaya atarsanız size inanmazlar. O süreçteydi annem de.

‘’Nasıl olacak?’’

Reçel kavanozları, dağlar, gizil sözler, bastırılmış benlik, binlerce söz, Allahım binlerce söz. Ağrı Dağı’mıza rağmen her şeyi en başından kurmayı göze alabilmiş annemin yüzüne baktım.

‘’Her zaman sağlam şeyler bulunur. Önce buradan çıkalım. Sonra gözümüzü kapatıp en uzak yere bir bilet seçeriz. Dünyanın bütün güzel sabahlarına bir bilet anne, seçeriz. Kalk hadi. Kalk gidelim artık.’’

O gün hastaneden çıktık annemle. Ne var ne yok her şeyi bırakıp en baştan bir dünya kurmaya, hayatımızı yeniden yazmaya, belki zeytin ağaçlarının altında bir akşamüstü vals dinler geçmişi anardık. Ne bileyim, daima yapılacak bir şeyler vardı. Yaptık. Şunu biliyorum:

Dünya’nın neresine gidilirse gidilsin aynıymış acının yüksekliği ve ancak bir şarap gizlermiş içinde söylenmemiş sözleri.





Fotoğraf: Grete Stern

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember