HAKİKATİN İÇİNDE

Sevgiline yazmak isteğiyle eline aldığın kalem ve kâğıdı her giriş cümlesinden sonra okur içine sinmez atarsın ya… İşte öyle başladı yazım. Niye o andan başlanılmaz ki cümleye diye düşündürmüş olması kenarda dursun, ona yıllar önce rastlamıştım bir kitaplığın alttan ikinci rafında . Fakat çok fazla manidar detay, zihnimin köşelerinde hala taze ekmekler gibi kokar.

Bana çok benziyordu. Evvel zamandan yazarın bir kadın olduğunu ve benim var olduğum zamanda yaşamadığını biliyordum. Delirdiğini, gezginliğini, Pavase ve Svevo hayranı olduğunu ve bir gün tanışacağımı da. Ve o gün gelmişti. Aklım kendini keşfetmiş gibi heyecan duygusunu tarif edilemez noktaya ulaştırmıştı. Elli lira paramın yirmi lirasına kendimi satın almıştım. Hayatın ve hakikatin gerçekliği bu kadarmış ben ne yapayım? Bana kalırsa beş para etmez de… Neyse çıktığım gibi içine girebileceğim sakin ve havadar bir yer arayıp, önce bir ön kapağını, sonra arka kapağını sıvazlamıştım ki, kendimi on beşinci sayfada buldum. Bölüm arası gibi sayfayı yarıda bitiriyordu. Aklım durdurmuştu kendime benzettiğim kadının kaleme aldıklarını. Geceyi beklemeliyim diye düşünmüştüm. Zira daha ilk çeyrekte hakikati, Tarkovski’nin ‘’İz Sürücü’’ filminde bile bu kadar derin anlatmamışlardı.

Belki de benim hayal gücüm bu kadının yazdıklarıyla hakikati zihnimde canlandırmada daha engindi. Eve gidip hemen hemen her gece yaptığım gibi sabırsızlıkla geceyi ve sessizliği beklemiştim. Sanırsınız o gece İlah’la konuşacaktım. Kim bilir eşiği geçmiştim belki de. Kulaklarım ve ruhum vaktin geldiğini işaret ederken kitabı ellerimde dolaştırıp okumaya başlamıştım. Her sayfa beş dakika bekletiyordu neredeyse, hazmetmek hiç bu kadar zor olmamıştı gerçekliği. Bazen bir cümle bazense bir duygu atıyordu içime; aklım büyüte büyüte ürpertiyordu içimi. Bu duygu gözlerime doluyor, yaşlarla kitaba dökülüyordu. Sanki yazar mezarını kendisi suluyormuş gibi bir hisse kapılıyordum. Her sayfada donukluğum, aklımın almazlığı, yazıların buğusu artıyordu. Kırk küsürlü sayfalarına geldiğimde kırk kere kazınmış aklım, çıkmaza girmiş, durmuş ve kitabın yarısına geldiğimi fark ederken elimden bırakmış bezgin bir halde etrafa bakıyordum. Aklım hakikatin içinde hakikat kadar belirsiz deviniyordu. Nefes almak isteği beni balkona doğru götürürken, gayri ihtiyari babamın sigara paketinden de sigara almıştım.

Zaman gerçek zamandan daha yavaş akıyordu hislerimde. Balkonun ucunda durmuş soru sormaya başlamıştım. Bu sorular anlam arayışını irdeleyen sorulardı hep. Çünkü o kadın bana her şeyin anlamsızlığını fark ettirmişti. Ve bir çıkmazın girdabında boğulmaya başlamıştım resmen. Anlamsızlığın sonsuzluğunda! Yarın ne yapacağımı düşünmek istesem diye sorduğumda, anlamsız, ne söylersem söyleyeyim anlamsız. Ben olayım ya da olmayayım ya da bir başkası, bu farkındalığımızda nefesim bile anlamsızdı. Herkes, her şey anlamsızlığa çıkıyordu. O vakit, ‘’Her şey anlamsızca yaşamamın ne anlamı var? Ölsem ne olur ki?’’ diye sordum. Kendime verdiğim cevap yine anlamsızdı. Dehşete kapılmış, arada kalmıştım; hakikatle ve hayatla ilgili eşiğin tam ortasında. Çünkü bu arayışın ne sonu ne de tam olarak bir tezahürü vardı. Belirsizlik hakikat ve hayatın gerçekliğiydi.

O günün ardından kitap okumaya ve hayata biraz ara vermiştim. Bir ay kadar sürmüştü bu. Sonrasında hayata bahanelerle geri dönmüş beynim yine kitaplıkların arasında buldu kendini. Bir şiir rafında rastgele bir kitabı seçip rastgele bir sayfa açmıştım. Kitabın sol tarafındaki sayfası bomboştu. Sağ tarafında ise sadece orta kısmında iki kelime yazıyordu:

‘’-Yanlışlıkla oldu.’’

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember