HİÇ DÜŞÜNMEDİM

Bitkin düştüm yine. Kolay değil bunca sokağı arşınlamak. Güneşi var, yağmuru var, yokuşu var, merdiveni var. Dolaşmasam sağım solum tutulur, ağrımayan yerlerim ağrımaya başlar. Bitkinliğe razıyım. Uykumu kolaylaştırır hiç değilse. Saatçi sokağını yokladım bugün. Çoktandır gitmemiştim. O eski saat dükkânlarına gidip gözlerimi kapatırım ve birbirinin içine geçen sonsuz sayıdaki tik takları dinlerim. Tik tak seslerini kulağımın kepçesiyle toplayıp boşluk kalmayacak kadar çoğaltırım. Bazısını çıldırtabilir bu, ama bana keyif verir. Tüm dünya tik taklardan var olur. Bükülmez bir çizgi oluşur, tik tak dünyamın kalıntılarından, tik tak dünyaya uzanan. Birbirini kovalayan boşluksuz tik taklar, manasız bir sonsuzluğu çağrıştırır. Madem sonsuzluk manasız… Gülümseyerek açarım gözlerimi. Uğradığım dükkânlardaki saat ustalarından biri olmazsa öbürü, muhakkak gözlüğünün üstünden bakarak “çay söyleyim de, boşa gitmesin cigaran” deyip bir dal sigara uzatır. Tanırlar beni. Severler de. Kimseye bir zararımın olmadığını, kendi halimde yaşadığımı bilirler. Sokağın bitimine yakın, çınar ağacının altında durdum. Oturma ihtiyacı duydum. Oradan Deniz Sokağa inen, eski, eski olduğu kadar silik, taşları insanın dengesini bozacak kadar sakar bir merdiven vardır. Merdiveni bu haliyle severim. Çoğu yolunu değiştirirken. Onun basamaklarına oturdum, soluklandım. Ayakkabılarımı çıkardım. İki alt basamakta duran ayaklarımla, oturduğum basamağın arasında kalan boş basamağa koydum. Ellerimi yokladım. Huydur bende ellerimi yoklamak. Günlerim onlara bakmakla geçer. En çok onları görürüm. En çok onlardan utanırım. Birinin ellerime baktığını görmeyeyim, hemen parmaklarını saklayan bir yumruğa dönüşür. Öfkeden değil, utançtan. Aksi gibi hep de gözümün önündedir. Sürekli hatırlatır kendini. Şimdi olduğu gibi.


Merdivenin alt köşesindeki evin dışarıya taşmış perdesine ilişiyor gözüm. Yarı yırtık. Pencerelerinde gözümü gezdiriyorum. Kapısına bakıyorum, aralık. İyice izleyince anlıyorum. Ben hep izleyince anlarım. Yaşam belirtisi yok. Demek burası da terk edilmiş. Aklıma yazıyorum. Deniz sokağa inen merdivenin karşısı. Şu sıralar yeni bir meşgale edindim. Metruk binaları, evleri kolluyorum. Temiz görünenlere, sağda solda gördüğüm atılmış eşyaları taşıyorum. Kendim için değil. Başı sıkışan oluyor. Götürüp yerleştiriyorum. Ne kadar kalabilirlerse artık. Sevabını, günahını bilmem de, içim ferahlıyor işte. Geçenlerde bir aile denk geldi. Adamın üstü benden perişan, çocuk yalınayak. Yabancılar buralara. Ne insanını ne şehri tanıyorlar. İçim sızladı. Ben bir başıma idare ediyorum da, onlar ne yapsın? Düştüm önlerine. Kestane sokakta boşaltılmış bir ev vardı. Otel mi yapılacakmış ne. Kazma vurulana kadar idare eder onları. Kestane sokak ters kalır bulvara. Yürüdük bir hayli. Çocuğun çıplak ayakları yere vurdukça içimde kirli bir buruşukluk birikti. Sigara çekti canım. Hiç konuşmadık. Sırtımıza kimin yüklediğini bilmediğimiz, ortak bir utancı taşıyorduk sanki. Nereden gelmişler, dertleri ne, sormadım. Çoğu huzursuz olur, geçiştirir bu soruyu. Benim de öğrenmeye niyetim yok zaten. Elbet vardır bir hikâyeleri. Eve varınca “işte burası” diyebildim sadece. Evi, üç beş parça eşyayı görünce, adam bir elimi bırakıp ötekini öpmeye yeltendi. Çaresizlik zor iş.


Merdivenden kalktım. Ayakkabılarımı giydim. Gözüm saatçi vitrinlerinde, yürüdüm. İnsanlarla karşılaştım. Kimi uzaktan görüp karşı kaldırıma geçti. Kimi karşı kaldırıma geçmek istese de, geçişi korkaklık sayıp geçmedi. Yan gözle beni süzerek, tedirgin yanımdan geçti. Kimi için artık çok geçti. Bu kadar yaklaşmışken karşıya geçse korkusu fark edilirdi. Gurur saydı, geçmedi. Çift olanların erkekleri, gülünç gelen bir korumacılıkla, yanındaki kadını yakınına çekip elini kolunu kadının omzuna, koluna doladı. Bir anne çocuğunu telaşla kucağına aldı. Çocuk anlam veremediği bu durumun cevabını gözlerimde aradı. Onların karşıdan gördüğü bu hırpanilik, dağınık yürüyüş, çalıya dönmüş saç, sakal, çizgileri tozun, toprağın, kirin etkisiyle bir kat daha derinleşmiş çirkince yüz. Onların karşıdan gördüğü ustalıkla çizilmiş, bakarken rahatsızlık ve tiksinti uyandıran bu sefalet tablosu. Sefaletten neden bu kadar korkulur? Bulaşıcı mı sanırlar? Ya da sefalet, içinde mutlaka bir belaya bulaşılmışlığı mı taşır? Ben de onlar kadar ürkeğim halbuki. Benim canım yok mu, ben de etten kemikten değil miyim? Korkusuz sanırlar. Bilmezler, onların beni görünce harekete geçen arızi korkularının, bende nasıl yerleşik olduğunu. Korkularımı gecemde gündüzümde nasıl yaşadığımı. Sabaha çıkıp çıkamayacağımın şüphesinin ellerim kadar sık rastlaştığım bir gerçek olduğunu. Bana kalırsa bu sadece alışma meselesi. Belki benim kılığımla yaşayanlarla, sizin kılığınızla yaşayanlar yer değiştirse. Çoğunluk benim kılığıma bürünse. O zaman, sözüm ona sizin gibi düzgün kılıklılardan korkulacak, kaçınılacaktı. Az görünenden korkuyor insan.



Bulvara çıktım. Bizim bulvarda bitmek bilmeyen bir insan seli vardır. Bazen bir yerleri dolaşmaya gerek kalmadan, onları izlerken yorulurum. Bazen bunalırım. Nereye akacaksa aksa da, bitse şu kalabalık derim içimden. Sesim duyulmaz, sel durmaz. Durmayacak da. Durmasın da zaten, bakmayın öyle söylediğime. Olmadıklarını düşünemem. Bitmeyen, hep yenilenen bu akış yaşadığımı fısıldar. Yüzler aynılaşır uzun süre izlediğimde. Ayaklar birbirine girer. Birinin çantası, bir diğerine geçer. Birinin rengi, diğerine daha çok yakışır. Onları kafamda soyar, az önce yakıştırdığım renkle giydiririm. Ben kalabalıkla böyle oynarken kalabalığın ruhu bile duymaz. Kalabalık duymaz. Duymaz kalabalık. Geçenlerde bir kadını dövdü adamın biri. Kalabalık duymadı. Mendil satan çocuğa çantasını savurarak küfretti kadının biri, kalabalık kadını da duymadı. Bazen hangi ağızdan çıktığı belli olmayan çığlıklar bir jilet gibi kesiyor kalabalığı. Onu da duymuyorlar. Kabuklarındaki kesikle akmaya devam ediyorlar. Duymaz bu kalabalık. Tik takları da duymaz. Tik takları duymadığı için mi yaşlanmaz, yorulmaz. Geçenlerde karnımda nasıl bir sancı. Canımı alacak sandım. Hiç bağırmadım, içime konuştum belli belirsiz. Duymazlardı ki. Görüntüler akar da akar. Önümde sallanan, kendimi bakmaktan alıkoyamadığım bir hipnoz aracına dönüşür. Aynı ana çakılmışım gibi gelir. Sıradan olmayan bir kıyafet ya da sıradan olmayan bir ses bozar bazen bu hipnozu. Kafamı kaldırıp aklıma süre veririm. Nerede olduğumu anlamak için. Meyhane masasında mütemadiyen rakısını yudumlarken gözünü televizyonun renkli dünyasından ayıramayan bir müdavimin “kapatıyoruz” sözünü duyduğu andaki şaşkınlığa benzer benim bu aymalarım. Zamanın geçtiğini mağazaların yanan ya da sönen lambalarından anlarım. İzlemekten sıkıldığım vakit, hayatlarına girerim. Konuşmalarına ortak olurum, gülüşlerine katılırım, suskun bir yalnız yürüyüşüne adımdaşlık ederim. Tiksinmem onlardan, kızmam onlara. Sağırlıklarına da kızmam. Korkularına da. Onların bazıları kızıyorum sanır. Bakışlarım yaratır bu sanrıyı, bilirim. Ama ben hep baktığım yerde değilimdir ki. Baktığım yerin görüntüsü, zihnime görünmez bile. Hangimiz hep baktığımız yerdeyizdir ki? Onlar benim oyuncaklarımdır. Bakışımla kırdığım, bozduğum, attığım, tuttuğum, oynamayı unuttuğum, oynamaktan yorulduğum. Kışın en sert akşamlarında, sakinleyince bulvar, dışarıdaki soğuk daha bir ayaza çeker sanki. Anlarım o zamanlarda. Onlar beni görünmeyen ellerle ısıtırlar, duyulmayan şarkılarla oyalarlar, eskimeyen adımlarla hep dinç tutarlar.



Bu kalabalığın içinden ne çıkacağı belli olmaz. İçlerindekileri, aralarında sözsüz bir anlaşma yapılmışçasına sadakatle saklarlar. Bazen gülüşleri perde olur bir gözyaşını saklamak için. Bazen gözyaşları perde olur bir gülüşü saklamak için. Bazen de bedenleri, aralarından çıkıverecek canavarları saklar. Kabuslarım olan canavarları. O zorba sürülerini. Bitmek bilmeyen bir üzerime seğirtişleri vardır onların. Ağızlarındaki dişi birilerinin etinde unutmuş, yerine keskin tenekeler taktırmışlardır. Elleri, elleri. Kurban olayım kendi ellerime. Onların elleri, elden beklenmeyecek kadar acımasızdır. Bazen o ellerle birilerinin gırtlağına çökerler. Bazen pençeye dönüştürüp ellerini kaldırıp götürürler düşkünün birini. Gölgeleri bile korkunçtur. Gölgeden daha karadır. Geçip gitmezler. Ayağıma basarlar. Üzerime basarlar. Başka uğraşları yok gibi bana dadanmayı iş sayarlar. Bu pejmürde halimi zafiyet sanırlar. Altımdaki battaniyeyi çekerler. Gülerler. Gülerler ki nasıl! Teneke dişlerini geçip küçük dillerini gösterecek kadar. İştahlı, anlamsız gülüşleri yaşam ortaklığımdan utandırır. Bir gün tepem atacak, korkumla öfkem yer değiştirecek diye kendimden korkarım. Hâlbuki varın gidin yolunuza. Kendi pisliğinizde boğulun. Size bir şey yaptığım yok. Tozu toprağı ayaklandıran, etekleri, kasketleri uçuran bir rüzgar çıktı. Özenle bir tarafa ayrılmış kadın saçları, istenmeyen tarafa hücum etti. Saç sahibi beğenmedi bu durumu. Yüzünü ekşitip açık parmak aralıklarıyla saç kümesini istediği tarafa zor kullandı. Kadının saçla olan münakaşasını izlerken yeni açılan mağazanın önünde bir çift gördüm. Balonların arasında. Bu bulvarda bir yer açılıyorsa balonla açılır. Saat ustasının bana verdiği hırkanın aynındandı adamın üstündeki. Kadının bukle bukle saçları rüzgarla inatlaşmıyordu. İnatlaşmadıkça güzelleşiyordu. Saçlar özgürlüğünü kah adamın omzunda kah kadının sırtında doyasıya yaşıyordu. Öpüşüyorlardı. Dudaklarında sıcaklığı duymak, daha iyi duymak için kapatmışlardı gözlerini. Benim saatçide yaptığım gibi hani. Onların zihnine de bir anlamsızlık mı türüyordu? Şimdi. Şu anda. Sanmıyorum. Onlar belki de anlamın ortasındaydı. Anlamın ta kendisiydi. Tam önüme iri bir yağmur tanesi düştü. Düştüğü yerde toz tanelerini hapsetti, kendine kattı. Havaya kaldırdım bakışlarımı. Yanağıma düştü bir diğeri. Tekrar çifte döndüm. Yanağımda hiç dokunmadığım gökyaşı. Ne de güzel öpüşüyorlardı. Bütün o parlak vitrinlerin hepsi, sönmüş tüm ışıklar onlara çevrilmişti; farkında değildiler. Öperken farkında olmamak kim bilir ne güzel şeydi. Bir delil bırakıyorlardı. Ben yanağımda gökyaşıyla, bırakılmış bu delilin tanığı. Zamanı gelip biri soracak olsa bunu gösterirlerdi. Biz çok severdik birbirimizi derlerdi. Bana sorsalar ben de söylerdim. Ama kalabalık nasıl sağırlığa mahkum edilmişse, zaman dediğimiz de değiştirmeye mahkum edilmişti. Zaman aynı bırakmayacaktı. Delil sayılanın tek manası anın içindeydi. Aşklarından düşen, saçılan bu delil kaldırımlardan sızıp dünyanın merkezine inecekti, kuşku yok. Bu aşk fotoğrafının ahraz tanığı, dünya. Zihnimin ormanlarında parlayan bir çift göz gördüm. Adamın ve kadının kafası birer iri göze dönüştü. İşte orada dallarında saatler asılı sık ağaçlığın orada bana bakıyordu. Canhıraş bir çığlık koptu, ormanın derinliklerinde. Adını bilmediğim kocaman yapraklı o bitkinin kocaman yaprağına gökyaşı düştü. Bir an durdu. Kaydı yapraktan. Yaprağı kaydığı yöne eğerek toprağa düştü. Sonra ikincisi aynı yolu izledi. Birincinin yanına düştü. Şimdi de topraktaki bu iki iri gökyaşı tanesinde gördüm o iri gözleri. Yok, hayır. Bana göre değildi bir çift gözün çukurunda yer işgal etmek. Kalabalık duymazdı, zaman aynı bırakmazdı, gözlere böylesi dalmak bana uymazdı. Kalktım. Ellerimi sallaya sallaya, varlığını herkesin gözüne sokarcasına koştum. Gökyaşının çok olduğu yerlere doğru. O iri gözleri hiç, hiç…

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember