İKİZ

+Çatlak.. Gizli bir kötülük barındırıyor gibi yer etmiş zihninde. Pürüzsüz ya her şey orada, mükemmel ve olması gerekenlerinle… Çatlakların var mı senin? Benim var, senin de var. Bence herkesin var.

-Kendiminkileri söylemeden önce biraz düşünmeye ihtiyacım olduğunu fark ediyorum.

+Biri nasıl bilmez ki onu oluşturan bütünün parçalarını, onların formlarını.

-İşte, bilemiyor bazen, aslında hiçbir zaman hepsini bilemeyecek de.

+Doğru, en azından biraz nasıl bir ‘şey’ olduğunu anlamaya çalış; o aslında bir ‘bütün’, geçtiği her yerden bir şeyler alıp, geçtiği her yere de bir şeyler bırakıyor ve sürekli form değiştiriyor. Tekrar soruyorum, çatlakların var mı senin?

-Var, aklıma gelen bir kaç derin çatlağım var. Nasıl olduklarını anbean hatırladım onların. Bir tanesi uzun yılllar önce oldu, anlıktı sanki, ‘bir şey’ devrilmişti içimde ve düştüğü yer çatlamıştı. Teker teker örülen duvarın çökmesiydi o ‘şey’, çöküş anlıktı ama duvar, çok uzun zamandır oradaydı.

+Dünyanda yeri olamayacağını anlaman, onu yıkman gerektiğini sana anlatmıştı. İyi, yıktın işte oh! Peki yer neden çatladı, yıkılması kötü mü oldu?

-Tabii ki hayır, yıkım gerekliydi, ama düştüğü yer o kadar sert ve katıydı ki, çatlamaktan başka çaresi yoktu.

+Böylece ilk çatlağını ve nedenini hatırlamıştı, anneannesinin söyledikleri geldi aklına; ona hep kırılmamak için daha yumuşak olmasını, köşelerini törpülemesini söylerdi. Kırılmamıştı ama ancak çatlayınca anlamıştı, ananesi hep haklıydı. Düşünmeye devam etti, diğer çatlağın neydi?

-Bunun yapısı diğerinden farklıydı, sanki dünyamda bir güneş tutulmasıydı, onu yaratan bir değil birden fazla ‘şey’ vardı. Ve kısa bir süreliğine bütün ışığı, dolayısıyla renkleri içine hapsedebiliyordu, korkunçtu.

+Çünkü o resmen güneş enerjisiyle yaşıyordu. Ama bu distopyadan da bir şeyler öğrenme peşindeydi, çatlaktan güneşi alıp çıkaramayacağını biliyordu bu yüzden etrafını ve içindekilerin ne olduklarını seçmek için farklı bir gözle bakmaya başladı, anlamaya çalıştı. Sanki evrim teorileri gibi dedi kendi kendine, bulunduğu yeri reddetmeden orada yaşayabilmek için evrilmeliydi. -pek de bilmezdi gerçi böyle konuları, sadece aklına geleni söylüyordu, şurada iki kişi muhabbet ediyorlardı en nihayetinde..-

-Kısa sürecek olan tutulma… Kısa ne demekti ve neye göreydi. İşte bu kısım biraz canımı sıkıyor.

+Hep eğleneceğini kim söyledi? Neyse devam et.

-Işığımı hapseden çatlağın derin bir yapısı var. Ne zaman alacağı, ne zaman bırakacağı belli değil güneşimi, ama bana bulunduğum ortama uyumlu olmayı öğreten ve kabul ettiren hallerini unutmayacağım. Şimdide tek sıkıntım başkalarınınkine de denk geliyor olmam.

+Ne demek istiyorsun?

-Başkalarının çatlakları işte, hani herkesin var diye iddia etmiştin ya, kesiştiğim çatlaklardan bahsediyorum.

+Tamam devam et.

-Bu sefer net tanımlayamayacağım, ancak kesiştiğim kadarını gördüm çünkü, daha fazlası yok. Bu çatlakta beni çeken bir şey var; bir tanıdıklık. Benim içimdeki güneşimi hapseden çatlağımı anımsatıyor, sanırım onunki de güzelliklerini hapseden bir yapıda. Nereden bileceksin diyeceksin ama sana net bir cevap veremem, biliyorum işte. Bir korku filmi sahnesindeki karanlık gibi; onun davetkâr bir yanı, içinde sakladıklarını bana hissettirdiği bir hali var. Çok uzun sürmüş bir tutulma olmalıydı onunki, belliydi.

Karanlığı kendisi zannedecek kadar alışmış, belki de çatlağının üstünü görülmesin diye örtmüştü. Karanlığında başkalarını istemeyen, misafir kabul edemeyen yapısından anlamıştım.

+Sadece onun anlamadığı bir şey vardı; misafir, kendinden antrenmanlıydı.

-Kesiştiğim yer ve görebildiklerim, bana çatlağın içine git ve güneşi çıkart diye yüzüklerin efendisindeki yüzük misali yük olmaya ve ikna etmeye çalışıyorlardı. Fakat yine filmde olduğu gibi, bunu yapabilecek sadece bir kişi vardı, o da kendisiydi.

+Bunu fark eder miydi acaba insan? Birilerini davet eder ve çatlaklarını görmesini ister miydi? Peki ya gördükten sonra kendisinin görülmemesi için örttüğü örtüyü kaldırmasını ister miydi?

-Biraz haksızlık gibi geliyor bana. Tek başına kaldıramayacağın bir yükü, ona sahip olanla kaldırabilirsin ancak. Ya da ‘o’, haliden memnun, davet ettiğine de izin verdiği alan kadar keşfedebilme şansı vermiş, uzaktan gizlice izliyordur.

+Sadece onun anlamadığı bir şey vardı; misafir, kendinden antrenmanlıydı. Algıların açıklığı laneti bir şeyi daha keşfetmesine sebep olmuştu, şeffaf bir duvar.

-Tuhaf bir şeydi bu, belli belirsiz kendini gösteriyor, arkasında ne olduğu bilinmiyordu.

+Kendi duvarlarından bazılarını yıktığı için, rahatlayacağını düşünüyor ve gerekliliğine inanıyordu, duvarı örene de bunları anlatmak istiyordu. Fakat her şeyden önce bir şeyin yokluğunu fark etmişti, duvarı ören neredeydi? Düşünmeye devam etti; ya yıkılan duvarın yaratacağı çatlak onu yutarsaydı. Korktu, tekrar davet edilene kadar gitmesi gerektiğini düşündü, zira etkisi ve varlığı istenmeyen biri olmak acınası bir haldi. Kendi dünyasına ve çatlaklarına geri döndü, ama düşünmeye devam etti.

-Diğer kesiştiklerin, onlar ne yapıyorlardı çatlaklarıyla?

+Aklına bir kaç şey gelmişti.

-Bazıları, çatlakların üzerini kapatıyorlardı. Yokmuş gibi, yaşanmamış gibi, daha iyisi olamazmış gibi kapanırsa üstü; hissedilmeyecekmiş gibi davranmak istiyorlardı.

-Bazıları, doldurmak istiyordu çatlaklarını, ama sadece kapansın istedikleri için, düşünmeden yanlış şeylerle dolduruyorlardı, yeter ki orası dolsun; anlaşılmasın, anlamasın kimseler diye düşünüyorlardı.

+Sakil duracağından habersiz…

-Bazıları, çatlakları olduğunu kabul etmek istemiyordu, yarattıkları ütopyada alış-verişin onlara en dokunmayacak halini seçmek için çabalıyorlardı.

+Yeter ki şekilleri bozulmasın..

-Bazıları da ne doldurmak istiyordu çatlaklarını, ne de yokmuş gibi davranmak, onlar çatlağın ta kendisi olmayı tercih ediyorlar; yanılsamalarını yaratıp, gölgelerinin kurbanı oluyorlardı.


+İrili ufaklı çatlaklar, bazıları hatırlayamayacağın zamanlardan, tahmin edemeyeceğin derinliklere sahipler. İki adım geri gidip kendine bakamayan sen, bütün o ‘sağlam’ yerleri görmüyorsun, çatlaklarınla bir hayli meşgul belki de sağlamlığına kör, bu yüzden yürüdükçe düşüyor, yürüdükçe düşüyorsun… Ne haritasını çıkartıyorsun kendinin, ne de düşmemek için dikkat ediyorsun. Sen, sadece yürüyorsun. Ya da zıt ikizin gibi çatlaklarınla kafayı bozmuş, doldurmaya uygun olacak ne varsa sürekli daha iyisini bulman gerektiğini düşünüyorsun. Düşmekten o kadar korkuyorsun ki, yürümeyi unutuyorsun. Bazen öyle bir an geliyor ki, “Yeter! ne bir şey bulacağım, ne de yürüyeceğim, öylece duracağım işte!” diyorsun...

İfratla-tefrit ikiz kardeşler; düşerek ama kalkarak, durarak ama yürümeye devam ederek yaşamanız gerektiğini ne zaman anlayacaksınız?











  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember