İNTİHARA MEYİLSİZ KEDİLER MÜZESİ

Her gün kokuşmuş işime giderken, daha da kokuşuk yollardan geçiyorum. Talihim ve hayatta kalmak için çalışma zorunluluğum her gün aynı saatte evden çıkıp, boklu derenin dibinden trene binmeme kadir oluyor. Tabii bu derenin yanından geçerken, kendimce törensel nitelikte bulduğum rutinlerimi yapmadan da geçmiyorum. Derin bir nefes alıyorum mesela içime. Çok derin, bütün ciğerlerim sızlıyor. Bu ciğerlerimdeki sızı ile ellerimi dereye doğru birilerine selam verir gibi sallıyorum. Çünkü o derenin içinde su yerine yosun bağlamış çöpler, nasıl koktuğunu kendi bile bilmeyen çiçekler ve ölmüş kediler var. Sonra saniyenin onda birinde hemen düşünmeye başlıyorum: Sokak arasında mı öldü bunca kedi, yoksa bu hayatın acımasızlığında yuvarlanırken artık dayanamayıp kırdıkları zincirlerle özgürleştirdiler mi kendilerini? İçime işleyen koku ciğerime daha da nüfuz ediyor. Vücuduma, katlanılması daha da zorlaşan bir acılı sancı saplanıyor. Üzülmelerim burada son bulmayacak elbet. Yarın yine aynı saatte, vücudumu bu zinciri nasıl kıracağımla ilgili hazin düşüncelere düşerken ve ruhumda artık vedalaşamayacağım acıları yaşarken sezeceğim.

Trenler buradan yarım saatte bir geçiyor. Kalkış peronu olmadığı için 07.12’de ya da 07.42’de geçiyor. Ben her ikisine de rahatlıkla yetişiyorum. İstersem 07.12’de istersem de 07.42’de biniyorum. Zaten gideceğim durak dört nala koşarak gideceğim bir işletme durağı değil. O yüzden daha çok müzik dinlemek adına (daha çok dediysem aynı şarkıyı defalarca dinlemekten bahsediyorum) genelde 07.42’de biniyorum trene.

Tren beni alıp istikametinden hiç şaşmayacak gibi son sürat gidiyor. Hatta bazen o kadar az insan oluyor ki, üst düzey kulaklığı olan birinin dinlediği müzik kulağıma kadar geliyor. O zaman ben de kulaklığımı bir kez daha kulağıma dayayıp benim için hiç yazılmamış, benim hiç yanından yakasından geçmeyeceğim müzikler dinliyorum. Eee.. ne de olsa orta çağda yaşamıyorum. Hele sarayda hiç yaşamıyorum. O yüzden ben de gerek Çaykovski abimizin fındık kıranını -hiç dans etmeden- gerek Eric Satie abimizin Gnossiennesini, ağlamadan dinliyorum. Ve bu şaheserlerin hiçbir zaman sonuna gelmiyor, zank diye duruveren trenden bir hallaç pamuğu gibi atıyorum bedenimi. Sonunda bu gösterişli ve “Sizin cebinizdeki parayı almaya gönüllüyüz.” diyen firmanın önüne geliyorum. İki uzun caddeyi geçerek. Arkayı dolaşırken, burnuma adını bilmediğim ama cılızlıktan ölecekmiş gibi duran bir ağacın kokusu geliyor, her sabah bu saatlerde. Dayanılmaz hafifliyor ruhum. Diyorum ki “Sanırım bu ağacın kokusu sayesinde bu işe katlanıyorum........... Yoo aslında bir sebebi daha var.” Diğer sebepse bütün varlığımla hayata katılmama sebep olan kadın. Zerdalya..

Orhan Veli'nin her zaman çok sevdiği, methiyeler düzdüğü kadınların toplamı gibi bir kadına tutulduğumu hissediyorum. Ama nerede bende onu sevdiğini söyleyecek güç. Varsa yoksa iş güç. Hem benim kadar sünepe değil. İş kıyafeti bile olsa üstünde, sanki günlük giyinmiş gibi rahatça hareket ediyor. Bense neredeyse kamburum çıkacak gibi yürüyorum. O her zaman güler yüzlü. Benimse sadece sigara molalarında, dağlara doğru baktığımda yüzüm aydınlığa kavuşur. Bir de onu arada gördüğümde. Özel biriymiş gibi geliyor o bana hep. Onu sevmemiş olsam da öyle gelirdi. Adı bile özel. Zerdalya. Çevremde hiç bu isimde biri olmaması ile de alakalı olabilir. Ama hayatım için değil sadece iş hayatım için geçerli bir fani durum. Oysa ben ona güneşi ve ayı aynı anda tutup hediye etmek isterim ama ne güneş ne ay onun bakışları kadar beni içine çekemez. Ve daha da korkuncu, artık içine çekileceğim bir kara delik dahi olsa hiç düşünmeden atlayacağım bir haber almış olmamdı: Zerdelya'nın yönetime terfi etmiş olması. Artık onun beni içine alacak bakışlarını rafa kaldırmıştım. Kendimi en yakın kara deliğin içinde bulmama, buz gibi havada kaynar sular içecek kadar beni perişan etmesine verecek ne aklım kalmıştı, ne de ruhum. Zerdelya ele karıştı. Ben yele karışmaktan başka bir şey istemem. Her gün işe girerken kokusunu sömürdüğüm ağacı sanki yerinden söktüler de yerine elektrikli reklam panosu astılar. Keşke beni de ayaklarımdan o panonun direğine assalar.

Ruhumun çektiği bu eziyetin yerini, alışmak kaidesi almasından yeterince korktuğum için işten istifamı verdim. Her gün gerçekleştirdiğim rutini bir kenara bırakıp. Her gün evimin bucağından geçen boklu dereye bir halat yardımı ile inip, ölmüş kedileri toplamaya başladım. İlk başlarda midemdeki müthiş yangın beni muazzam derecede mahvetse de zamanla Zerdelya'dan kalan daha büyük acılarımı bu kedilerin cansız bedenlerindeki acısız acıya bürüdüm, katladım. İç organlarını ağlayarak temizlediğim ve sonrasında yine ağlayarak onların dışarıda kalan bölümlerini yıkadığım ve yine ağlayarak içlerini pamuk ve teller ile doldurdum. Yaralanmış, çatlamış yerlerini tamir etmek yerine pansuman ettim. İçimde kocaman bir acı biriktirdim böylelikle. Ağlamaktan bitap halde yataklara düştüm ama anladım ki kedileri oraya kimse atmamış. Boktan mahallemin muhteşem kedileri, derede hareket eden yılanları bir oyun gibi görüp, o uzun ve yaşama olasılığı çok düşük olan derelerde kendi sonlarını hazırlamışlardı.

Artık bu dostlarımın yanına gitmeliyim. Onlar için evimi bir müzeye çevirdim. Giriş ücretsiz. İsmini de “İntihara Meyilsiz Kediler Müzesi” koydum. Bu ev sadece benim değil. Hiçbir zaman adı olmayan, “pisi pisi’ye” bile tepki vermeyen dostlarımın yeri.

Kimsesiz ve kimliksiz kalışımın kaçıncı günündeyim bilmiyorum ama hiçbirimiz dünyaya ölmek için gelmedik. Öldürüldük.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember