KÜF KOKULU CENNET

Sessizlik. Ortalıkta hiç gürültü yok. Sonra aramıza giriyor o ses. Onunla benim. Ve üçüncünün. Adsız bağ. Aslında adı var, ama şimdi gerek yok. Aramıza giriyor işte böyle. Böyle böyle başlıyor ses. Camın eskimiş çerçevesindeki gıcırtı. Böyle böyle giriyor işte. Aramıza. O ve ben. Başka kimse yok mu? Görünmeyen üçüncü. Ama dillendirmeye gerek yok.


Hava doldu, yağacak bugün herhalde, diyor. İki gözünün kenarından başlayan, izini yanağın canlılığında kaybeden, sonra tekrar kendini hatırlayan incecik iki çizgi. Bu hatırlama birden olmamış. Sindirerek yürümüş o yolu. Ayağının altındaki çamuru eze eze. Yılları. Yara yara. Dudağının kenarına işte böyle oturmuş. Suskunluk.


“Sabahın ışığı gözüme değmemişti henüz. Uyandım. Öyle alarmla falan da değil. Biyolojik bir şeydi artık benimki bence. İçgüdü falan, bilirsiniz. İnsan anne olunca, karnının içinde hissedince o kan pıhtısını, ilk kalp atışı... İşte o zaman atan kalbin pompaladığı kanla beraber tüm vücuda yayılan bir şey. Zehir... Yok, yok değil. Zehir kötüdür. Acıdır zehir. Bu öyle değil. Bambaşka. Mesela her sabah, öğlen, akşam, fark etmez... Çocuklarımdan küçüğü acıkınca memelerim sızlamaya başlıyor. Doktor Hanım bazen öyle bir sızlıyor ki, koparıp atasım da gelmiyor değil. Ne yalan söyleyeyim... Açlıktan ölecek değil ya. Ölür mü acaba... Ölür müydü dersin Doktor Hanım? Neyse. Şey dedim. Çocuklarım. Onlar benim her şeyim. Dört duvarı üzerime üzerime gelen o basık, rutubetli eve ve kocamın hepsi birbirinden beter, ağır, leş gibi. Leş gibi kokan. Çok kötü kokan kıyafetlerini bir bir makineye atmaya, hepsini atmaya. Paçalarından sular damlayan iğrenç eşofmanlarını balkondaki demirlere bir bir asmaya değecek kadar çok. Neymiş, telde kuşlar pisliyormuş. Pislesin. Yine ben temizlerim. Sen batır, ben temizlerim. Sen yap, ben bakarım. İki çocuğum var ondan. Bu yüzden bile katlanabilirim ona. Çocuklarım, benim her şeyim.”


Gürültü. Ardına kadar açıldı kapı şimdi. Arkasında ne vardı duvarın. Zıplaya zıplaya merak ettiğin, boyunun ermediği hani? Al sana tabure. Al sana upuzun kollar... Tut onu. Al bu da büyüteç. Bak ona. Ta içine bak. Olmaz mı bununla?


“Büyüğümü kahvaltısız bırakmıyorum. Hiçbir zaman. Bir dilim bile olsa yemeden çıkamaz evden. Annelik işte. Vicdan, merhamet, ne derseniz deyin. Her şeyim onlar benim. O sabah.. O sabah da işte, memelerimin sızısına uyandım. Baktım yatağın solu boş. Soğuk, rutubet kokusu genzime dolan soğuk, penceresiz odada yalnızım yine. Penceresi var, var ama... Dışarıya bakmaz o, biliyorsunuz Doktor Hanım. O, apartman boşluğuna...”


Boşluk. Biliyorum. Korktuğu, çekindiği o boşluk gibi değil ama onunla benim aramda olan. Daha çok, arası az kalan, doldurulabilen, doldurulmasa da ferahlığı sevilen bir boşluk. Rahatça oturulabilen, ya da gölgesine sandalye çekilebilen, konuşurken ses tonunu kontrol etmek zorunda olmadığın. Kibar olmak, iyi olmak, güzel olmak, anne olmak... Zorunda olmadığın boşluk. Zor boşluk.


“Kocamı görmeyince sevinmedim diyemem. En sevdiğim mesai saatleri. Sabahın köründe gittiği, akşamın ininde geldiği. Hatta keşke hiç... Bugün, hava dolu. Ağır. Yağacak mı dersiniz Doktor Hanım?’’


Yağsın mı?


“Ne diyordum? Hah, memelerim. Sızladı. Hem de nasıl. Ağır ağır kalktım yataktan, küf ve ter kokusuna. Çatıdan parkeye damlayan suyun sesine. Kocamın bana bahşettiği hayata. Güzel, yuvamıza. Küçüğümü doyurdum sonra. Dünyayla tanışalı daha birkaç ay olmuş, savaştan ve diğer kötü şeylerden hiç nasibini almamış ağzıyla emdi sütümü. Onu beşiğinde bırakıp mutfağa geçtim sonra. Hiç gıkı çıkmadı ama. Ne ağladı, ne sızladı. Uslu çocuk... Daha yüzümü bile yıkamamışım bakın, anlatırken hatırlıyorum şimdi. Bir bardak su içmemişim. Bir yudum suyu boğazımdan aşağıya yollayamamışım. Büyük çocuğum için ekmek kızartmaya, yumurta çırpmaya falan başladım. Suyunun içinde küçücük kalmış beyaz peyniri çıkardım. Solumdaki takvime baktım. Ayın altısı. Kocamın maaşına daha on beş gün var. İdare etmek gerek. Tek maaş olunca, mecbur. Ben müzik öğretmeniydim. Keman çalıyordum. İlkokul yıllarımı bu hedefe harcadım. Ve babamın birikmiş tüm parasını. Ama baba işte, tek kızıydım. Hiç gözünü kırpmadan çıkardı verdi ne gerekiyorsa. Ne gerekiyorsa. Ama sonra hamile kaldım. Hormonlar, içgüdü falan derken, anne oldum. Bıraktım öğretmenliği. Tam zamanlı annelik. Buydu benim vazifem. Göğsümde taşıdığım şanlı madalyon. Tüm başarılardan öte. Derler ya. Annelerin ayaklarının altıdır cennet. Buydu işte. Küflü cennet.’’


Cam çerçevesinin gevşeyen kolu tıkırdadı. Bir ileri bir geri. Cama vuran pat pat sesleri. Yağmur yağıyor işte. Çağırdın onu. Dolu dedin. Seslendin. Çağırdın üstüne basa basa. Sarstın bulutları sesinle, dileğinle, duanla... Yağıyor işte. Cama vuran damla sesleri.


“Beyaz peynirin yanına birkaç zeytin de koydum. Tamam. Mis gibi. Oh be dedim. Ne güzel gün. Doyurayım şimdi büyüğünü de. Anneyim ben. Anne vericidir. Doyurur anne, bakar, besler, büyütür. Vericidir hep, hiç istemez. Arkasını aramaz. Öpücükleri yeter. Sesleri. Küf kokulu nefesleri. Cennetteki.’’


Hademeler koşturuyor koridorda. Yerde bir cam patladı. Ya da yere düşmeden çoktan patlamıştı. Birinin elinde, parmaklarının arasında. Bilekten süzülen kanın izi. Parkeye çamaşır suyu döküverirler hemen ama, kalmaz izi. Ya delilik? Delilik izi.


“Büyüğüne seslendim, seslendim, seslendim... Ne kadar oldu bilmem, ama çok seslendim. Gelmedi. Yumurtasını aldım tavadan, biraz da kızarak koydum tabağa. Yemek sofrada yenir. Anne oğul. Aile. Baş başa. Sevgi dolu yuvam. Çocuklarım, dedim ya. Her şeylerim benim. Gittim odasına. Koridor buz gibi olmuş. Apartman boşluğunun penceresi açık. Kim açtı ki? Hiç hatırlamıyorum. Görevlerim var benim, annelik yapmak gibi. Böyle küçük şeyleri de düşünemem ki Doktor Hanım. Neyse, açtım kapısını. Baktım yerde benimki. Uyuyakalmış. Başı eski bir yastığın üstünde. Gençlik işte. Baktım suratına. Nasıl beyaz. Uzandım parmaklarımla. Güzel çocuğum benim. Üşümüş ama. Buz gibi teni. Beyaz. Apartman boşluğundaki camdan herhalde. Kapıların altından girmiş hep soğuk. Dedim ama babasına, şuralara sünger yapıştıralım. Olmuyor böyle, dedim. Tamam dedi. Bakarız. Bakmadık hiç. Tepsiyi bırakıp çıktım odadan. Apartman boşluğunun penceresini kapatmadım.’’


Boşluk kaldı. Bir de izi. Kan gibi değil ama bu. Sıvı değil, katı değil. Gaz gibi de değil de. Tat gibi sanki. Ağızda kalan, ve hep kalacak olan. Ağır bir tat gibi. Ekşi?


“Oturdum televizyonun karşısına. Anlamlandıramadığım seslere baktım. Baktım. Bir şeye ne kadar uzun bakılabilirse Doktor Hanım, işte o kadar uzun baktım. Benim işim bu ama, annelik. Hiç evde olmayan, sesini duyurmayan bir adamın çocuklarına bakmak. Kirlilerini yıkamak. Hiç kirli olmayanlarını. Makineye atmak her şeyi. İçindekileri kaynar suda yıkayarak temizleyen bir alete bakmak. Uzun uzun bakmak. Annelik. Benim vazifem, altın madalyonum.’’


Kazanılan bir yarıştan sonra verilir madalyon. Ya da bir zaferden sonra. Ödül niyetine. Bacağını kaybettiğin savaştan sonra, ağrıyan platininden kaldır da kafanı bak diye verilir. Unut diye ne için feda ettiğini. Neden gittiğini koşarak cepheye. Unut diye. Unut.


“Kalktım sonra. Televizyondaki her şey tükendi. Küçüğüme bakmaya gittim. Hiç sesi çıkmadı saatlerce. Uslu bugün. Anne sütü yarıyor ona. Miniğim benim. Nasıl da güzel duruyor beşiğinde. Mis gibi uykusunda. Sabahtan verdiğim süt ağzının kenarında. Uyuyor öyle. Hiç uyanmayacakmış gibi, dedim kendi kendime. Bir daha hiç uyanmayacakmış gibi uyuyor... Sonra.’’


Peki ya sonra?


“Apartman boşluğunun penceresini kapattım Doktor Hanım. Bakın yağmur yağıyor.’’

Küf kokulu cennetin kapısı kapandı sonra. Sıkı sıkıya.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember