KAN(A)MAK

Sezdirmeden geldi bu defa. Sinsice. Hiçbir işaret vermeden. Geçen seferkilerde farklı belirmeleri olmuştu. Kaşıntı, şişkinlik, ağzından içeri dolan bir hava boşluğu. Ama bu seferki ansızın oluverdi. Göğsünün arasından sızan bir ter damlası sandı önce. Sıcağa yordu. Oturduğu çimleri hatırladı. İçine ot falan mı kaçmıştı yoksa? Belki de katlanan gömleğin sertliği batıyordu da, öyle hissediyordu. Vücudunun ona oynadığı bir his oyunu sandı. His belirgin hale geldikçe kaygılı bir merakla sarmalandı. Sağ elini içine soktu. Göbeği, havanın sıcağına rağmen serindi. Elini kaburgasınn altına götürmeden önce, biraz bekledi. Kuruntu olduğunu birazdan anlayacaktı. Emindi. Kaburgasına doğru götürdü elini. Parmak ucunda ıslaklığı duydu. Elini çıkardı. Parmak uçlarına baktı. O anda dehşete kapıldı. Olamazdı. Yine mi kanıyordu? Üstüne yara bantları, beş kat kumaşlar, eskitme işi sandıklar, en hasından tütünler koymamış mıydı? Kanamasın diye onca mücadelesi boşa mı gitmişti? Madem kanadı, rengi ateşi pembe olmak zorunda mıydı? Sırf bu rengi görmemek için, güneş gözlüğünü hiç çıkarmadığı zamanları hatırladı. Bütün renkleri karanlığa boğduğu, gerçekliği hasır altı ettiği günleri. İsteyerek kanatmamıştı. Ama kanayınca anladı. İçinin takati kalmamışken, hem kanmış, hem kanamıştı. Hem de bu zamanda. Her şeyin kıtlığa düştüğü bu zamanda. Öfkesini kelimeleriyle yatıştıran dillerin, sadece duruşuyla huzur veren yüzlerin, göz torbalarına iyi gelen şiirlerin kıtlığında. Demek hepsi boşunaydı. Kaçtığı anlar boşuna. Ruhuna yatkın bir iz görür de, yan yana durmak ister diye gözlerini başka yerlere çevirdiği anlar. Tenine tanıdık gelir de, içi çeker diye elektrik çarpmış gibi kaçınmalar. Anlattığı öykünün büyüsüne kapılır da, yeni öyküler ister diye, kulaklarını tıkadığı anlar. Hep boşa, boşuna.

Ateşi pembenin mevsimi bile değildi. Geçen seferler hep soğuklara denk gelmişti. Demek sıcakla, soğukla işi yoktu bunun. Bakışları karşıdaki duvardan kaldırılmış çerçevelerin dörtgen izlerine takılmışken, bir yanılsama, bir yanlışlık umdu. Yeniden parmaklarına baktı. Gözlerini kapatıp açarak bir kez daha baktı, baktı, bakakaldı. Ateşi pembenin ateşini duydu. Pembesini gördü. Eli bacağına düştü. Teslim oluştu bu. Kanayacaktı, kaçarı yok. Gömleği sıyırıp kaburgasının altını yokladı. Ateşi pembe kan çoktan sızmaya başlamıştı. Daha önce dört defa daha olmuştu. İkincisinde tesadüf saydığı, üçüncüsünde kurala dönüşmüştü. Aklında bir şeyleri tartarken, gönlüne giden yolu bulmaya çalışırken sol alt kaburgasından sızmaya başlardı. Bu sefer bunlara bile vakti olmamıştı. Aniden eline tutuşturulmuş bir bomba düzeneğiydi. Göbeğinden inip kasıklarına akacaktı. İnerken doyulmaz bir keyif okunacaktı yüzünden. Bir zaman bunun tatlı mayışıklığı içinde debelenecekti. Bu mayışıklık, dışındaki her şeyi kıymetsiz kılacaktı. Yavaşça sızan kanın gidiş yolunu iyi bildiğinden, o yolu parmak ucuyla okşuyordu şimdi. Bu kadar kısa sürede ele geçirileceğini ben de biliyordum, o da, ateşi pembe de.

Ben bakan gözün baktığıyım. Kanayan hani. Kanan. Dehşete kapıldığım doğrudur. Öyle demişti değil mi? Evet, öyle demişti. Kanayacak halimin olmadığı da. Mesele kanamak değil zaten. Kanmak. Kimilerinin kanması hiç renk vermezmiş. Üstelik kanamazlarmış da. İnsanların kaburga kemiğine bakardım. Orda bulamayınca sırtına, koltuk altına, tabanına. Kanarlar elbet kanmasına da,kimsenin kanadığı yok. Bendeki, kanmanın ateşi pembesi. Bu rengi iyi bilirim. Getirdiklerini, götüreceklerini. Dışarıdan bakanın bildiğini sandığından çok daha fazlası var. Kasığıma doğru akan ateşi pembenin dışındakiler. Yine ateşi pembe. Ama içime akanı. O son kaburgamın altından, yukarı doğru sızanlar. Nasıl oluyor da yukarı sızıyor diye çok kafa yormuştum zamanında. Artık yormuyorum. Ne de olsa asilik, ateşi pembenin kanında var. Yukarı doğru sızıyor. Sağ göğsümden ortaya doğru kayıyor. Yanmayla birlikte, soluk alamamaya başlıyorum. Boğazıma doğru bir yük biniyor. Başka şey düşünemez oluyorum. Asıl sancıtan bu. İçime akanın yanında, dışıma akan ne ki! Dışıma akan, dışardan görünen, işin sadece kabuğu.

Eski kandıklarım, kanadıklarım. Cesetleri halen meydanda. Elim gitmedi. Gömemedim. Kıyamadığımdan değil. Tembelliğimden. Kıyımsız olsam cesetleri dışarda bırakmazdım. Çürüyorlar! Kurtlar geziniyor üzerlerinde. Kurtları izlerken leş koklatıyorum içime. İnsan bunu kıydığına yapar. Kıyımsızlığı bir yerlerde unuttum. Hatırlamıyorum. Kurtlar sadece cesedin üstünde kalmazlar. Bir yolunu bulup içimin meydanına inerler. İçim de kurtlanır o zaman. Bazen sebepsiz gülmelerim bundandır. En iyisi içerde ceset bulundurmamak. Ama dedim ya tembelim. Bakan göz bilmiyor bu tarafımı. Saf, ne olacak. Baktığını baktığı gibi sanıyor. Göz yanıltır, bilmez mi? Hem ben o eskitme işi sandıkları tüfek kolayda durmasın diye yükledim. Sandıkların altına koydum tüfeği. Bir daha öldürmemek için. Öldürünce içimde kalıyor. Öldürmesem, eninde sonunda giderler. Ama huy işte! Sanıyor ki, ateşi pembe bir daha sızmasın diye yükledim.

Dehşete kapılmama gelince. E, öyle demişti değil mi? Evet öyle demişti. Dehşete kapılmam aşktan kaçtığımdan değil. Vallahi değil. Aşk kaçılan bir şey olduğunda adı değişmeli bana göre. Ben şeyden kaçıyorum. İçerde yer yok. Kafamda hesap kitap yapıyorum. Birtakım işlemlere sarılıyorum. Altını dolduruyorum. Üst üste koyuyorum. Olmuyor. Sığdıramıyorum. Yer yok, yer. Aptal kafam işte. Keşke o kitapta okuduğum gibi bazılarını dondurup, bazılarını kurutsaydım. Parçalanıp giderlerdi belki. Bölük pörçük etime karışırlardı. Hadi diyelim ki bir şekilde istifledim, sakladım. Kokuyu da mı almayacak yahu! Nereye kadar saklayacağım? Hem insan sevdiğinden içini nasıl saklar ki! Bugün değilse yarın. Eşelemeyecek mi ağaç diplerini. Aralamayacak mı perdeleri. Bazıları hiç bakmaz içeriye. Kokuyu da duymazlar. Onlar ateşi pembenin tenimde aktığı yere heveslidirler. Kasıklarıma. Bazıları, içime girip hesap soranlardan daha içtendirler. Sahibimmiş gibi davranmazlar en azından. Boşuna bunca ceset yığmadım içime.

Huzursuzluğum bir yana. Anladım artık. İşin özü kanatanda değil, kanayanda. Ateşi pembeden kaçış yok. Aslında bir yanım da merak etmiyor değil. Kanan yanım olsa gerek. Şu kanatan. Belki görür kasıklarıma sızanı. Diliyle tadar, ateşi pembenin tadını. Ama içime akanı bir ben bilirim. Cesetlerimi bir ben. O dışarıdan bakan gözdür. Bak işte. Köpeoğlu! Az namussuz değil! Biliyor nasıl kanatacağını. Öldürtmese kendini bari. Hay dilime! Bu lafı kime dediysem...

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember