KARANLIK ALİ - 2

Cahit, günlerden birinde beline hasır iple bağladığı iple Ali'yi Belen denilen tepeye götürmekte, yol boyunca kendinden bile beklemediği biçimde bir düşüncenin içine dalmış. Bu düşünce sırasında dönüp dönüp Ali'yi de izlemiş. Bir an duraksayıp, Ali'ye sormuş.

"Ulan Ali!"

"Efendim Abi?"

"Bastığın yerin adı ne?"

"Toprak abi."

"Ne renk lan Ali o toprak?"

"..."

"Ne renk Ali?"

"Bilmiyorum abi." deyince yüzündeki sırıtma soldu Ali'nin. Bunu gören Cahit yere çöküp ağlamaya başladı. İlk defa Cahit'in başına böyle bir şey geliyordu. Kahverengi kuru toprak, gözyaşlarıyla çamur olmuştu.


Cahit olduğu yerden başını çevirerek "Siyah aslanım!" dedi. Abisinin bu sıcak kanlı, tahmin ettiği gibi cevabını alınca Ali, yüzündeki sırıtmaya geri kavuştu. O gün bir söz verdi Cahit, sattığı ottan elde ettiği kara para ile kardeşinin kara gözlerini açtıracak, o güne kadar da onu hiç üzmeyecek, ona hep istediğini verecek. Hayallerini.

Ali her şeyden habersiz, yaşından, çocukluğundan, suratından, giydiğinden, ailesinden, gökyüzünden, dağlardan... Her şeyden.

Gökçe'de Ali karşısında birçok şey çaresiz. Ailesi çaresiz, köylü çaresiz, imkanlar çaresiz, devlet çaresiz, okuma yazma, doğa çaresiz. Ama iki kişi umutlu Ali için. Biri Değişik, biliyor Aşık Veysel'den, diğeri abisi, o da farkında kardeşini tedavi ettireceğinin. Ama güç, parayla elde edilip para ile ayakta kalabilen bir şey değil. Doktorlar, Ali doğduğunda imkansız dese de Cahit o gözleri açtıracak parayı birkaç ayda toplayacağını inanıyor.

Cahit o günden sonra bütün köylüye, kardeşinin gözlerini açtıracağını söylüyor. Kahvelerde anons veriyor. Belene çıkıp bağıra bağıra ilan ediyor. Tarlalardaki işçilere beyan ediyor ama Ali duymasın, ona sürpriz olsun istiyor.

Ali ise yaşı itibari ile alışma yaşında değilken, karanlığa çoktan alışmış. Toprağın kara olduğunu anlamış. Gece gündüz bilmediğinden gece çökünce abisine hep soruyor.

"Gökyüzü ne renk abi?"

"Siyah aslanım."

"Annem, masmavi demişti."

"Şimdi siyah, sonra mavi"

"Mavi ne abi?"

Cahit yumuşayan yüreğinin yanında, kocaman olan yumruğunu sıkıp ısırıyor ağlamamak için. "O da siyah aslanım!" deyip Ali'nin yüzüne yansıyan gülümseme ile daha bir ısırdı yumruğunu. Köyde, Cahit'e daha farklı bakıyordu artık. O haşere gitmiş, yerine büyümüş, kendi kardeşi için para biriktirme yolu bulmuş, bunu cümle aleme bildirmiş bir delikanlı gelmişti artık. Köylü Cahit'i gördükçe gözleri doluyor, "Aferin ulan, Cahit! Ne yufka yüreklisin sen öyle" nidaları Gökçe'nin her metrekaresinde yankılanıyordu. Aralarından biri hariç. Değişik. Cahit'in yanına sokulup "Oğlum seni pek sevmem ama bilirsin Ali özeldir benim için, gözlerini açtıracakmışsın. Aferin! Git açtır. Ama karanlık olan dünyası daha da kararmasın çocuğun. Bak, farkında mısın bilmiyorum ama yüzünde bir gülümseme var Ali'nin. Hangi çocukta gördün o gülümsemeyi? Bilmez bir gülümseme değil, içinin huzuru o gülümseme. Sen abisisin, yine de sen bilirsin ama bu çocuk bir daha gülmeyecek, bilesin.", dedi. Cahit, Değişik'in kardeşi için verdiği nasihatı kindarlıkla karşıladı:

"Sen git keçi boku topla, kardeşimi ben düşünürüm!" deyip sıyrılıp gitti Değişik'in yanından.

Aradan birkaç ay geçmiş, Cahit'in cebinde tomarla para birikmişti. Ailesine bile bir şey söylemeden bu işi halledeceğini düşünerek doğrudan, Ali'nin beline bağladığı hasır iple, Ford dolmuşa atlayıp ilçenin yolunu tutmutuş. Daha önce bi’bok yapmadıklarını bildiği için ilçedeki hastaneye gitmek yerine ildeki hastaneye gitme kararı almıştı. Ali'nin yüzünde aynı tebessüm. Cahit'in içinde, hayatında ilk defa faydalı bir şey yapacağına dair köpürmeler mevcut. Belki de kendi kardeşini Değişik'ten daha çok mutlu etmek istediği için böyle bir işe girişmişti. Ama hiçbir şey Ali'nin görme hakkından fazlası olamaz düşüncesi ile olmayan varlığını hiç etmeyi kafasına koymuştu.

İldeki hastaneye geldiklerinde, doktorlar gerekli testleri ve muayeneleri yaptıktan sonra gözlerinin göreceğinin mümkün olduğunu söyleyince hemen bir kontörlü telefon bulup Gökçe muhtarını aradı:

"Muhtar, haber sal her yana, Ali gözleri yeşil gelecek Gökçe'ye." diye çığlıklar attı.


Doktorlar masraflardan bahsederken bu çığlıklar sönüp gitmişti haliyle. Ama akıl edip başhekime yalvarmasının ardından bu masraflar onu korkutmadı. Kalan masrafları da hastane, kendi bütçesinden halledeceğini söyleyince çığlıklar yeniden sel oldu.

Ali'nin hiçbir şeyden haberi yokken.

Abisinin bu fedakarlığı karşısında ilk defa ağlamaya başladı, olmayan yaşlar boşaldı gözlerinden. Hayali mutluluk yaşları gibi. O da kabul etti. Görmek, dokunmadan tanımak istiyordu her şeyi. Sevmek istiyordu. İpsiz gezmek istiyordu Gökçe'de. Sokaklarında duyduğu çocuklar gibi o da bir şeylerle dalga geçip, oyun oynamak istiyordu. En çok da suratları merak ediyordu. Annesinin, babasının, abisinin, Değişik'in suratlarını merak ediyordu. Ama bütün bu istekleri o güne kadar yokken göreceğini anladığı zaman ortaya çıkmıştı. Kendini bu istekler ve arzular karşısında tuhaf hissetmişti.

Tedavi başlamış, Ali için farkında olmadan geçen yirmi dört gün, ailesi için yorucu, umutlu bir bekleyişe dönüşmüştü. Hastaneden taburcu olacakları gün gözlerindeki sargı açılacaktı. Köyün yarısı hastane odasına dolmuştu. Büyük bir coşku ile dolmuştu oda. Doktor, para dolu bir hazine sandığı açar gibi bandajları sökmeye başlamıştı.

Gözleri tamamen açıldığında önce buzlu, buğulu gördüğü kalabalığı göz kırpışlarıyla daha net hale getirince, karşısında sırıtan sessiz sedasız bir kalabalıkla karşı karşıya kalmıştı. Ali, duygularını bastırıp ne olduğunu anlamaya çalışırken abisi kim, annesi kim, babası kim bilmeksizin etrafına baktı ama herkes aynı tonda sırıtıyor ve hiçbir şey yapmıyordu.

Ayağa kalktı Ali. Kalabalığın içinde önde olan birkaç kadının saçına dokunmaya başladı. Kalabalık rahatsızlıktan ziyade şaşkındı. Zarife'nin saçlarını tanıyıp ‘’Anne!’’ diye sarılıvermişti. Hemen ağlama sesi yükseldi Zarife'den. Daha sonra erkeklere baktı. Bıyıksız olanlarda gözünü bile gezdirmeden elleri birkaç bıyığa temas etti ve babası Rıza'nın bıyıklarına dokununca sarıldı. Babasından yıllarca akmayan yaşlar bir anda birikmiş, o an boşalmaya başlamıştı Ali'nin omuzlarına. Daha sonra kalabalığa bakıp sırtında kalan pencereye döndü. Cahit hatırlanmadığı için son derece üzgündü. Ama Ali'nin pencereye sokulup "Abi!" diye seslenmesinin ardından Cahit, uçarak pencerenin yanında duran Ali'nin yanına geldi.

"Bana neden yalan söyledin abi?" dedi Ali. Cahit şaşkın şaşkın hangi yalanı söylediğini düşünürken, gökyüzüne bakan kardeşinin baktığı ufka baktı. Gökyüzünden yağmur bulutu geçmiş, gökkuşağı sırıtmış, mavilik sıçrayıp sızmıştı yeryüzüne. Cahit ağlamaya başladı. Ali bir ses duydu. Türkü söyleyerek uzaklaşan ses Değişik'in sesiydi:

"Ben söylemiştim,

Benim sadık yârim kara topraktır!"

-SON-


 

Resim: Bas van Loon

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember