KENDİNİ DENEYEN DENEME

Kentsel dönüşüme direnen binalardan birinde, dönüşüme karşı bir adam vardı. Dönüşmeyi kendinden sıyrılmak, öteki yüzünü yitirmek olarak görür, en beter huylarını bile pamuklara sarardı. Hissettiği ve düşündüğü ne varsa onun için doğruydu. Doğrunun ve yanlışın sorgulanışı başkalarının görüşleri için yaratılmıştı. Yalan söylediğinde doğruyu maskeleme yeteneğini alkışlar, doğruyu savunursa cesaretini överdi. Bazıları onun bu durumunu, hayatında olmayan herkesin boşluğunu yalnızca kendisiyle doldurabilmesi olarak yorumluyordu. Oysa onun hiç tanımadan – belki de tanımadığı için bu kadar değerliydi – bağlandığı ve hayatı boyunca kovaladığı eksik parça olduğuna inandığı biri vardı. Dört duvara açılan beşinci yoldan, pencereden izliyordu onu. İzlendiğinin farkında olmayan birini izlemek tanrısal hissettiriyordu. En istemsiz hallere, öylesine yapılan mimiklere, gizlice yazılan yazılara bir tek o şahit oluyordu sanki. İçinde büyüttüğü bu kadın hakkında çok kesin yargıları vardı: kendini dinlemek hastalığına tutulan biriydi o. Bir insanın çevresinde bulunabilecek her çeşit karakteri, kendi tiyatro sahnesinde yaratmıştı. Rolleri dağıtan da oynayan da kendisiydi. Beyninin içinde bir konsey vardı. Hakimin de suçlunun da aynı olduğu zamanlar oluyordu. Bazen hakim yargılamaktan korkardı, suçlu çok dişli olurdu. Bazen de suçlu kendisini hakime ihtiyaç duymadan idam ederdi. Ama çoğu zaman içinde dönen dolapları alt edecek kuvveti bulamıyor, korkmakla yetiniyordu. Yaşayacağı her tecrübeden koşarak uzaklaşmak, acıları ve hüzünleri mümkünse konserveleyip, tek seferde tüketmek istiyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, yüzündeki her uzvun şekli onaylıyordu bu huyları. Gözleri kendilerinden kaçıyordu, burnu yüzünden koşarak ayrılmak istiyordu. Dudakları dünyaya yabancı bir dili konuşturuyordu. Saçları düşüncelerinin dışavurumu, buradayız deme şekillerinin yalansız şahitleriydi. Kafasını sağa çevirdiğinde solunu göremediği için şikayet ederdi. Hayatın her anını bir daha yaşanmayacak oluşunun acısıyla harmanlar, ne hissediyorsa en derinden yaşardı. Geçip giden anların bir daha yaşanamaz oluşuna ermiyordu aklı. Erseydi ne olurdu sanki, aklımız her şeye ermemeliydi.

Dökülen saçlarına, çocukluk fotoğraflarına, soğuyan yemeklere çatar dururdu. Hiçbir şey insanın kontrolünde değildi! Sırf bu sebepten tırnaklarını kesmeyi çok seviyordu. “Uzadınız evet, ama istediğim zaman sizi de keserim!” Başka neyi kesiyordu sanki. Geçenlerde balkondaydı, bulutların yüksekte duruşuna öfkelenmişti. Ulaşamadığı her şeyin kölesi oluyor, ulaştığı her şeyin efendisi sanıyordu kendini. Bulutların beyazlığını teninde göremediğinden yakınıyordu. Onlara ulaşsa da hissedemeyecek olmasına sızlanıyordu. Bulutları izlerken kendisinin de izlenecek kadar değerli olduğunu düşünmeye başladı. “Hem bir gaz bulutu da değilim.” İzlenilmek istediğini hissetti. Bazen bütün eylemlerimizin yalnızca görünür olmak kaygısından doğduğunu düşünürdü. Yalnız olmanın en acıklı yanı da sürekli kendini görmek zorunda bırakılmaktı.


Kafasındaki bulutları dağıttı, düşünmeyi durdurdu. Tuğlalar arası hayatlara sıkışmışlardan biri, perdenin arkasında onu gözetliyordu sanki. Gözetlenme fikri onu hep huzurlu hissettirmişti. Varlığının kanıtı keskinleşiyordu. Orada olduğundan emin olmadığı biri tarafından da olsa, fark edilmek. Gören için de gözetlemekti varoluşunun kanıtı. Birine baktığınızda, onun da size bakma ihtimalini düşünürsünüz pek tabii. Düşünmeyi bırak, zaten bunun için bakarsınız ona. Konuşmak ve dinlemek meselesi gibi. Hem yalnızca fark edilmek mevzusu için değildi gözetlenmeyi sevmesi. Gözler, onun bedeniyle buluştuğunda kutsanıyordu. Evet evet, gerçekten böyle düşündüğü zamanlar oldu. Kütüphaneye gidişi, kabinin dışındaki aynayı kullanışı, metrobüste bilerek ayakta durması hep bu yüzdendi. İtiraf etmesi gerekirse sadece izlenmek değil, izlemek de büyük keyif verirdi ona. En sevdiği filmlerde yakaladığı o büyülü sahneleri sonsuz tekrarda izlemek gibiydi onun için insanlara şahit olmak. Yüzleri değerli bir taşı kaybetmiş gibi araştırırdı. Sokakta yürürken göz göze gelmediği insanları durdurmak isterdi. Birbirini ilk defa gören insanların kafasında çarpan o şimşeğe bayılıyordu. Bütün yüzleri kafasına öylesine kazımıştı ki artık suretleri birbiriyle birleştiriyor, yeni insanlar yaratıyordu. Tanımadığı, görmediği hiçbir insan yoktu sanki! Hepsi birbirinin aynı! Arzuları, öfkeleri, sevilmek istekleri. “En çok ben yaşamalıyım!” diyerek nefes alan ciğerleri... Keşke bu kadar anlamasaydı şu insan yüzlerini. Olan yine ona olmuştu çünkü. Aynaya bakamaz olmuştu. Gözleri başkasınındı, hem de ikisi sadece bir kişiye ait değildi! Sağ gözü evsiz kalmış yaşlı bir kadınındı, sol gözü yeni doğmuş bir bebeğin. Nereden çıkmıştı bu gözler, neden başkası olarak bakıyorlardı? Saçının her telinde başka öyküler çınlıyordu. Dişleri başka ırklara mensuptu. Keskin olanlar batılıydı, çürümüş olanlar doğulu. Kullanmadığı için mi çürüyordu? Kullandığı için mi keskindi? Kullanılan mı çürürdü, karar veremiyordu.



  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember