KENDİNİN İPLERİNİ HAYATA SIKI SIKIYA  BAĞLAMAYA VE KENDİNİ YEŞERTMEYE DAİR

Nermin benim adım. Lisede tarih öğretmeniyim. Muhtemelen bunları form doldurur gibi yazmamalıyım ama uzun zaman sonra ilk defa günlük yazıyorum. Onlu yaşlarımın başında giriştim günlük tutmaya. Yazılarımın anlamlarında hep bir bozukluk olduğunu söylerlerdi bana. Bir gün çok içerlenmiş olmalıyım ki bıraktım günlük tutmayı. Şimdi yirmi yediyim ve birçok şeye hem yeniden başlıyor hem de geç kalıyorum. Zaten yirmi yedi yaş yaşamı severek ölmeyi dileyenlerin yaşları bence. Her neyse bunlar. Bütün yeteneğimi kullanarak bunalımımı anlatmaya çabalıyorum. Bundan üç ay önce aşıktım ve yine bundan üç ay önce o yuvarlak yüzüğü yaşamımın beline geçirmeye hazırlanıyordum. Özgürlüğe atılan pranga gibi değil de dansa kalkan bir hayatın adımları gibi düşünün. Sonra ilk akşam felaket daha sonra da sancı sayılan bir şey oldu.

O günün bir önceki akşamı beni arayıp yarın işimin olup olmadığını, eğer yoksa onunla tanıştığımız derme çatma o kafede buluşup buluşamayacağımı sordu. Tabii ki yoktu ve tabii ki gidecektim. Galiba evleniyordum. Akşamdan bütün kıyafetlerimi indirip tek tek hepsini deneyerek üzerime en yakışanı bulmaya çalıştım ki eşyalar hep anların hislerini üzerinde taşır. Mesela terk edildiğiniz gün üzerinizde hangi kazak varsa artık o kazağı görmek istemezsiniz. Ya da aşık olduğunuzda hangi saati takmaktaysanız bileğinizde, yelkovanı hep içinizdeki yatağını bulur. Nereden bilebilirdim bunu.

Tam akşam altıda, dediği yerde oldum. Biz onunla ilk tanıştığımızda hava yağmurluydu. Tanışma hikayemizin pek bir numarası yok, onun için geçiyorum. Ama burası, işte burası benim dünyaya attığım ilk adımdı. İçimde dopdolu sevinçle içeriye girerken aklımda şunlar vardı, ne ince adamdı da tanıştığımız yerde yaşamlarımızı birbirine bağlayacak o pek "sihirli" cümleyi önüme koyacaktı. Hayat o sırada gülerek olanları izliyor, sen hep böyle aptaldın be Nermin, der gibi bir sakinlikle o günü yaşamama izin veriyordu. Şimdi sesim dünyadan çok çıkıyor ve diyorum ki, hiç öyle değil o iş, ben bu oyunu darmadağın eder kendi yolumu yine bulurum ve içimdeki kadını dansa kaldırırım. Ama bunu demem çok zamanımı aldı.

Kim İstemez Mutlu Olmayı kafesine girdim, oradaydı işte. Saçlarını yana taramış, masanın üzerine nergisler koymuş, en güzel kıyafetlerini giymiş ve en güzel şarkıyı açtırmış beni bekliyordu. Aşıktım, seviliyordum ve bu defa hayatı on ikiden vurmuştum. Yok, o öyle değilmiş. Yanaştım yanına, saçma bir gülümsemeyle karşısına oturup o tuhaf soruyu sordum. "Çok beklettim mi?" Herkes bilir ki bu sorunun sonunda soru işareti yoktur. Yok, hayır tam zamanında geldin gibi birkaç şey zırvalayıp tuhaf bir hisle bana baktı. Heyecandan mıydı acaba. Yok yok kesin heyecandan bu kadar suskundu. Gündelik birkaç sorudan sonra sonunda çözülmeye başladı. "Nermin, ben seni tanıdığımda şu köprü kurulmuş muydu?" "Ne?" Hakikaten ne? Eğer bu sorunun ardından güzel birkaç söz gelmezse olduğumuz yeri bombalamaya hazırdım. "Neyse ne yani, gerginim biraz. Bilirsin zordur bu işler. Yani mesela ben küçükken, neyse. Nermin, seni seviyorum." Yüzümde salak bir gülümsemeyle çırpınışlarını dinliyordum. O sırada birlikte dans ettiğimiz, birlikte güldüğümüz, birlikte yalanlar söyleyip, birlikte çekip gittiğimiz şarkı çaldı tekrardan. Hadi söyle artık. Saçlarını düzeltti, yana eğilip çantasından bir şey çıkardı. Böyle büyükçe, dev bir kutu. Kutu mu? Masaya koydu, ellerimi tuttu, bir şeyler geliyor ama kutu mu? "Ben ayrılmak istiyorum Nermin." Yuhtu, yok artıktı, bu kadar hazırlık beni terk edeceği için miydi, inanılmazdı, nasıl bir oyundu bu ya. "Şaka mı yapıyorsun?" Kalktı, önümde diz çöktü ve "Ben ayrılmak istiyorum." İlk üç dakikalık bir şok süresi vardır. Aynı o süreçte bir gidip bir geliyordum. Bir yandan bütün mekanı ateşe vermek gibi piromanik planlar yaparken bir yandan da hiç olmayacak istatistikleri düşünüyordum. Bu hayatın benimle kaçıncı dalgasıydı. Ben kendime gelene kadar giden gitmişti zaten. Bir saat boyunca aynı masaya çivilenip kutudaki fotoğraflarımızla baş başa birkaç ağladım, birkaç küfür falan ettim. Sonra kalktım akşam vapuruna koşa koşa yetiştim. Önce arkadaşlarımı aradım, bütün o süreç boyunca çok destek oldular. Genelde karşı tarafa sövgülü söylemlerle ve sarıp sarmalamalarla. Yok, içimdeki lavlar benden çıkıp her yere sirayet ediyordu. Aklımda zincirlediğim canavarları ortaya salmak istiyordum. Uydularımdan üzünçlü anlar çıkıveriyordu ve kendime hakim olamıyordum. İlk akşam arayıp küfürler eşliğinde kapatmak, diğer tüm akşamlar da bol belalı dilekler dilemek istiyordım ama çok üzgündüm. Günler geçiyordu ama benim üzgünlüğüm geçmiyordu. O sırada okuldan iki haftalık izin almıştım ama müdür sürekli arayıp duruyordu. Kızlarla benim hakkımda hiç iyi düşünmüyorduk çünkü durumum hiç iyi değildi. Sonra içlerinden birinden çok parlak bir fikir çıktı. "Nermin, bir hocaya falan mı gitsek?" "Yuh, adama büyü mü yaptıracağız." Onlar aralarında konuşurken ben sadece boş boş duvarı izliyordum. "Ne büyüsü kızım, belki yapılacak bir şey söyler. Ne bileyim bunalıma falan iyi gelir." Onlar kendi aralarında tartışmaktayken ertesi gün kendimi hocanın evinin önünde buldum. Evet, gelmiştim ve evet rezil de olsa her yolu deniyordum. İçeriye girdik, kızlar durumu anlatırken benim gözüm sadece kadının gözlerindeydi. Bildiğiniz bütün hoca sahnelerini unutun. Bu hocanın saçları ne tel tel ayrı ne de üstü başı mistikti. Ortada her şeyi gösteren bir küre falan da yoktu. Sadece şunu dedi "Sıkıntının geçmesi için eline bir tülbent al, başına sar sonra üç kere teslimiyet teslimiyet teslimiyet de." Saçmalıklardan seçme bir oyun dönüyordu o an. Gülmeden edemedim. Öyle çok güldüm ki sonunda bütün hallerime ağladım. Benim sorunum neydi. Neden hâlâ bütün olanların yasını tutuyordum. Neden bu rezalet durumlara düşmüştüm de neden bütün şeker fabrikalarımı bir bir kapatmıştım. Ne içindi bütün o tantana. Yalnızca kendi çizgilerime basarak yürümek istiyordum ve yalnızca kendimin kahramanı olmak. Oradan çıkar çıkmaz kızlara kocaman sarıldım ve eve gidip bütün eşyalarımı topladım. Bir sancıyı ve kendi zayıfıklarını yenmenin en iyi yolu gitmektir çünkü. Giderken bütün planı da yaptım. Sessiz sakin bir köye yerleşir, tayinimi oraya aldırır, kendime yepyeni bir ben yapardım. Bu hikayenin kazananı bendim çünkü. Hep de ben olacaktım. Sonra işler tam istediğim gibi gitti. O gün çantamı toplar toplamaz bir otobüs biletiyle kendimi bulmaya gittim. Yaşamımı yuvarlak bir yüzükle taçlandırmama ihtiyacım yoktu çünkü kendimi kazanmıştım. Sonra bir ev kiraladım. Her şey çok ani oldu. Burada üçüncü haftam ve bunları yazmak bugün okulda, çocuklara ders anlatırken geldi aklıma. Yaşadıklarım dünya tarihini derinden etkilemezdi belki ama benim içsel tarihime devrim getirmişti. Okuldan eve gelir gelmez, ağaçlık yola bakan penceremin önünde oturmuş güneşin batışını seyrederken yazıyorum bunları. Bütün varlığımla tüm yaşananlara ve bir zamanlar hayatıma girmiş herkese meydan okuyorum. Buradayım ve yaşıyorum. Bütün kötü tecrübeleri ama en önemlisi kendimi yendim.






Resim: Andrea Kowch

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember