KENDİME HATIRLATMALAR

Bir soru vardır: ‘Hayatın nasıl gidiyor?’ Bu sorunun kim tarafından sorulduğu verilecek cevabı da şekillendirir elbet, sonuçta kimse hayatının kapılarını öylece aralamaz. Yine de bunun çok klişe bir cevabı vardır; “Yuvarlanıp gidiyoruz..”

Önceleri hiç anlamlandıramazdım bu cevabı, çok sonradan fark ettim. Kendini hayatının öznesi olarak görmeyen edilgen kişi: nereye, nasıl gideceğinin belirli olmasından önce kendi isteğiyle bile yürüyemediğini, tersine ‘yuvarlanıp gittiğini’ düşünerek kendini gerçekliğinde küçültüyormuş aslında. İnsan, büyüdükçe ne kadar yetersiz ve az olsa da bu beylik şeyleri deneyimlemeye ya da deneyimleyenleri gözlemlemeye başlıyormuş. Bunun için bu hayata, bu deneyimler bütününe yol benzetmesinin inanılmaz yakıştığını düşünüyorum.

Güzel-çirkinden, iyi-kötüden öte, yol tam bir belirsizlik, nereye nasıl gideceğimizi bilsek bile bilemediğimiz muğlak hayatımızı temsil ediyor. Giderken kimlerle karşılaşacaksın, kimleri geride bırakacaksın, ne kadar ıslanacaksın, müthiş güzelliğinin yanında nasıl yakacak güneş seni, hangi yollardan adın gibi eminken çıkmaza gireceksin, hangi yolu “Bilmiyorum, kayboldum!” derken bir anda kendini, senin zevkine göre hazırlanmış bir sofrada doyasıya yemek yerken bulacaksın, nerelerde hazırlıklı olduğunu zannedip bilmediğin yerlerden acıyacaksın… Hiçbiri belirli değil, sen hariç hiçbir dinamik sana ait değil.

Küçük dünyanın büyük sorguları, bitmez dertleri olduğunu düşünüyorsun.

Seni yargılamıyorum, her durumun önemi yaşayan kişideki etkisiyle ölçülmelidir, ben artık buna inanıyorum. En nihayetinde, yürümeyi bilmeyen bir yaşındaki bebeğin yürümesi onun için ne kadar zorsa, iki yaşındaki için bir o kadar kolay... Bilemeyiz hazır olup olmadığını ya da sendeki etkisini. O yüzden yargılamıyorum seni, gerçekliğinle mücadele etme sadece, zaten hazır olunca düğümünü tek bir hamlede çözeceksin. Yürüdüğün yola da böylelikle devam edeceksin, çünkü yol bitmez.

Seni bir sonraki adımda bile heyecanlandıracak bir yolda yürümeye başladın. Öyle bir yol ki yürümeye başladığında çiçekler açıyor, sanki her şey orada senin için konumlanıyor.

Fakat insan işte, yol ya da yer ne kadar güzel olursa olsun, gittiği yere kafasını da götürüyor. Yolun başında bıraktığını düşündüğün ağırlıklarını, daha rahat yürümek için unutmuş gibi yapıyor -bari kendine dürüst ol- ve koşarak oradan uzaklaşıyorsun. Sonra ne oluyor peki? Biri ya da bir şey gelip “Aa dur, geçtiğin yerde bunları bırakmışsın, al!” diye getiriyor sana ve kaldığın yerden paşa paşa taşımaya devam ediyorsun o yükleri. Çünkü onları çözüp serbest bırakmadın, kaçtın... Yürüdüğün yerlere rağmen o yol sana güzel gelmemeye ve seni doyurmamaya başlıyor. Yüklerin vardı çünkü. Ve çok ağırlardı.

Bırakamadığın yüklerinin altında ezilmek üzeresin, bir sürü şey deniyor ama bir türlü

başarılı olamıyorsun... Bir el görüyorsun sonra hayatına dahil olmak isteyen, hatta

ağırlıklarını taşıyacağını iddia eden. Sonradan anlıyorsun o el aslında yardım için

uzatılmamış, dünyanı öyle bir mağaraya sıkıştırmışsın ki gördüklerinin sana oynatılan

illüzyonlar olduğunu anlayamamışsın..

Bir anda renkleniyor her şey, sürekli güneş var, ara sıra yağmurlu olsa da gökkuşağı

ümidiyle dolup taşıyorsun. Yolda güzelce yürümek daha mümkün artık, ağrılıklarını

paylaştın, duvarlarını yıktın, paylaşmayı paylaştın. Ne varsa, artık her şey daha mümkün

-sözde-…

“.. o coşkun tutku, birbiri için ‘deli’ olma, sevginin büyüklüğüne kanıt sayılır; bu olsa olsa o kişilerin daha önce içinde bulundukları yalnızlık duygusunun büyüklüğüne kanıttır.”

Bu sözlerin ne demek olduğunu da ancak yaşayıp sindirdikten sonra anlayacaksın

-sabırsızsın, her şeyin bir zamanı var-

Kısa bir süre sonra yüklerin, yüklerini paylaşmak isteyen kişi ve sen, bilmediğiniz saçma sapan bir yerde takılıp kaldınız. Birer birer çözdükten sonra sana ayak bağı olan her şeyi, yürüyebildiğini anladığın andan beri, bir çıkış yolunun olduğunu keşfetmen… -sonunda-

-Noluyor sana? Hani her şey çok güzeldi, hani o el, beraber çözseydiniz ya yükleri.

+‘Kendi kazdığım kuyudan güzellikle çıkarttı o beni, ama sonrasında da kendi kazdığı bir kuyuya hapsetmeye çalıştı.”

İşte o noktada, onun sana seni hatırlatışıyla, bambaşka bir bakış açısı ama aynı insan olarak mücadele ettin. O, senin hayatındaki rolünü bunu sağlayarak tamamladı. Düşünce denizinde boğuşurken, beyninde kopan fırtınaları düşün. Dinmeyen ağrılarını, çektiğin acıları. -Anlamaya çalış- “Acınız, idrakinizi kapsayan kabuğun kırılmasıdır”.

Bu yüzden teşekkür etmelisin. Yaşadığın ve deneyimlediğin her şey için. Kendini sevdiğini ve değer verdiğini seni sokmaya çalıştığı ve adını sevgi koyduğu o iğrenç kalıpla hatırlattığı için.


Sabah 06:50, kulağında kuş sesleri. Kendiliğinden kalkmış, bir migren krizi sonrası

‘akşamdan kalmasın’. Vücudunun başını taşıyamayacağı bir noktada bayılarak uyumuştun erkenden.

-öğreneceğin çok şey var-

Hayatındaki farkındalıklara ve anlamlara şükret. Taşıyamayacağın ağırlıkları bedenine

yükleyerek kendine haksızlık etme, diyelim ki izin verdin, en azından biriktirme.

Benliğini ve enginliğini unutuyorsun.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember