KORKUNUN YAŞAM ÇIRPINIŞI

"Ekmek satışlarımız araçlar ile satışa başlamıştır!" diye anonslar geçiyor mahalle aralarından. Özel, büyük mülkiyeti olan ve yasaktan nefesi tıkanmış komşularım bahçelere, bahçe işleri yapmaya adıyorlar kendilerini. Ama karşıda bulunan emniyet güçleri hemen olaya müdahale ediyor. Yasak!

Burası Aydınlıkevler. Ama evlerin içi karanlık. İnsanlar sebebini bilmedikleri şekilde hüzünlü, buruk, isyankâr. Daire içerisinde, eğer iki kişi kendi başına kalırsa, bilinmeyen sebepler sonucu ortaya kargaşa çıkıyor. Birbirlerini kesiyorlar; yalnızlık çekenler küvetlerde duş esnasında bileklerini çiziyor, evcil hayvanı olan evcil hayvanını. Evinde hiçbir kesici aleti olmayanlar, bir kağıt parçası ile kendilerine ok yapıp, lastikler aracılığı ile kendilerine saplıyorlar. Zaten bu mahallenin üç beş kitap okuyanı var, onların da bütün kitaplarının sayfaları eksik. Onlar da birçok deneme sonucu başarıya ulaşıp kendilerini öldürebiliyorlar.

Mahallei İç İşleri ve Psikologlar Derneği nezdinde özel izinle ablukaya alındı. Ve hatta aynı evde iki canlının bir arada yaşamaması gerekliliği üzere yine özel izinle, yasalarla, uzun ve geçici bir süre ile kapatıldı.

Bütün emniyet güçleri, sağlık çalışanları, psikologlar ve bilim insanları bu anlam verilemeyen durum için harekete geçti. Televizyon ve medya kanalları yayınlarını kesti. Telefon ve aksesuarları devre dışı bırakıldı. Hatta bunun için binlerce dolar harcayıp yörüngede bulunun tek uydumuzu da havaya uçurdular. Bir tek bu mahallede yaşanan olayı memleket duymasın diye, tüm haneler etkisiz hale getirildi. Dünyanın bile ilgisini çekmişti bu olay. Bir tür kutuya dönmüştü. Kara bir kutuya.

İster akılsızlık deyin, ister çok zekice götürülüyor deyin. Ama neresinden bakarsanız bakın bu hiç manalı ve mantıklı değil. Sanki herkesin ölmesi bekleniyor gibi. Mahalleye ne herhangi bir şey, ne de bir kimse girip çıkabiliyor. Mezarlık denmemesi için hiçbir sebep yok. Bütün şartlar olgun. Hatta her ölenin başında isimleri yazan bir kapı bile var.

Bu bunalmışlığın içerisinden, evde yaşayan kitaplarıma kıyamayıp kendimi evin çatısına attım. Derin bir nefes aldım. Bu yükseklikten bütün mahallenin sınırları görülüyor. Önlerinde tanklar ve tomalar var. Berlin duvarını andıran yüksek duvarlar da inşa edilmiş bazı bölgelere. Buranın mezarlık olduğunu düşünmekten başka bir şey gelmiyor aklıma.

Bu sararıp solmuş tablo, artık bu mahallede yaşamanın, süreci daha da üzdüğünü işaret ediyor. Bir yandan içimin yapısı, kalıp hayatla mücadele etmem gerektiğini söylüyor. Ama bir yandan da bu mücadelenin bir karşılığı olmadığına kendimi ikna etmişken bırakıyorum kendimi.

Fakat düşmüyorum. Süzülüyorum. Kanatlarım varmış gibi omzumda bir karıncalanma ve kaşınma hissediyorum. Resmen kanat çırpıyorum. Elimde sigara yanmaya devam ediyor, yeri süzüyorum. Yere doğru bakıyorum. Benim yükseklik korkum var. İnemiyorum aşağıya. Uçabilen birinin nasıl yükseklik korkusu olabilir? Kimse korkusuna meydan okuyamaz!

Havada resmen çırpınıyorum. Karşılık bulamıyorum. Hatta gideceğim yeri dahi ben seçemiyorum. Korkum daha çok artıyor. Ellerimi birbirine kavuşturup iyice sıkıyorum kendimi. Bir an önce ölmek istiyorum. Bu kâbus artık bitmeli.

Bitmiyor.

Ta ki mahalle sınırlarını ihlal edene kadar.

Ateş ediyorlar. Iskalama sesleri kulağımı delip geçiyor. Sonunda becerikli birinin ateşi işe yarıyor ve hızla düşmeye başlıyorum. Ama vücudumda bir acı yok. Kanatlarımdan vurmuş olmalılar. Hızla yere düşüyorum. Yükseklik korkum neredeyse kalp krizine dönüşecek derken, ayaklarım ıslanıyor. Burası bir nehir. Derine dalıp sürüklenmeye başlamanın şokuyla anlıyorum buranın bir nehir olduğunu.


Bütün korkularımla karşılaştım.

Yaşamak ve ölmek.

Artık ne kaldı?

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember