MUHTEMEL 'ADA' HİKAYESİ

"kardeşini öldürüyor kabil, içimde bir yalnızlık duygusu; ölüm kadar uzun yaz uykusu, sıkıntı ile geçen sahil.."

orhan veli




Kışları rüzgarları izlediğimiz çay ocağının penceresinde, yazları sahile yıllar öncesinde buradan geçen bir papaz tarafından dikilmiş, kocaman olmuş söğüt ağacının altında, kum ve çakılların üstünde geçiyor. Buralar benim. En çok da dünyalar kadar borcum olmasına rağmen çay parası istemeyen dev pencereli, kışları rüzgar ve yağmur görselli çay ocağı.

Yazları cehennem gibi herkes sırasız dolduruyor bu memleketi. Deniz var ya, pek önemli, temiz diye geliyor herkes. Oysa her kış, yağmur denize işiyor.

Ben burada mı doğdum bilmiyorum ama doğduğumda sahile vurmuş, buradan yazlığı olan aileler tarafından büyütülmüş, kışları esnafın eline düşmüş, buranın bitmek bilmeyen yosun kokusu ile büyümüş ve artık buranın bir mimari yapısı gibi yapışıp kalmışım toprağa.

Yine bir yaz koskocaman bir kalabalığı ve kalabalığın çöplüğünü geride bırakmış, ilk bulutlar üstümüzden geçmeye başlamıştı bile. Kış geliyordu. Adanın kendini yenilemesi için bir fırsat daha kapıdaydı.

Bütün turistler sanki bir tek deniz havluları ile gelmiş gibi toparlanıp gitmeye başlamıştı. Bir an görünüyorlar çok sürmeden nasıl geldilerse öyle kayboluyorlardı. Su seviyesi yükseldikçe adanın nüfusu orantılı olarak yok olmaya kadar gidiyordu.

İlk yağmur dayanamayıp işedi üzerimize. Ben kaçacak yer bulmak yerine, yazımı geçirdiğim söğüt ağacının altında beklerim. O beni koruyor, seviyor da. O kadar yağmur yağıyor, rüzgar esiyor ama bana bir kere bile isabet etmiyor. Doğa beni kendinden koruyor. Yağmur giderek hızlanıyor. Unutulmuş, kuma saplanmış bütün şemsiyeler, şezlonglar uçuşuyor.

Bunca fırtına felekate rağmen denizden gelen büyük büyük gemiler var. Hız kesmeden yaklaşıyorlar. Yağmur ve fırtına onlara da işlemiyor.

Can havli mi denir, korku mu yoksa özel müteşebbise müdahale mi, bu kavramların hiç birini bilmediğim için, korkuyu tercih edip, yağmurun içinden rüzgarı arkama, söğüdü arkamda bırakarak koşmaya başladım.

İnsanlar bu adaya geldiğinde; deli midir nedir bunlar niye çıkıyorlar bu delikli dağa, diye söylendiğim dağa doğru koşmaya başladım. Hiç arkama bakmadım. Rüzgarı da arkama almamla beraber uçar adım yükseliyorum dağa.

Tepesine geldiğimde küçük küçük botlar sahile yanaşmış. Herkeste aynı kıyafet, aynı adımları atıyorlar sanki. Daha yakından görmek için, İki elimi rulo yapıp gözlerime dayıyorum. Herkes herkesle dostmuş gibi gruplar halinde dağılmaya başlıyorlardı.

Bir grup çay ocağına doğru seri adımlar atarken diğer başka bir grup da söğüdüme doğru adımlıyor. Gözlerimi ilk gruptan ayırıp, söğüdüme doğru yol alan gruba dikkat kesildim. Git gide yaklaşıyorlar, dibine kadar sokuluyorlardı. Önünde durdular. Uzun uzun baktılar. En öndeki adam botların olduğu yere doğru uzun bir bakış attı, elini kazık gibi kaldırdı. Aynı renk botların içinden daha iri cüsseli bir adam geldi söğüdün önüne. O da diğerleri gibi uzun uzun baktı. Sonra o kazık gibi elini sallayan adama dönüp. Elini karnının hizasına getirip, bir çizgi çeker gibi karnının paralelinde uzattı o çizgiyi. Kazık gibi elini kaldıran bu sefer elini lastik gibi diğer kalabalığa işaret ederek ağacıma doğru bir anda koşmaya başladılar. Bütün kalabalık ağacın altına bir yöne toplanmış gövdesinden tutmuş, sallamaya başladılar.

Söğüdüm, bu vahşilere direniyor. Onlar ne kadar güçlü ileri itseler de o geri tepip daha çok geriye atıyordu kendini. Sevgili dostum söğüt, saatler de sürse asla kendini bırakmadı, Direniyordu, bu tek tiplere.

Saatlerin hızla aktığı yerde dayanamadı, o da yoruldu. Bıraktı kendini kum ve çakıldan olan zemine. Çok canı yanmıştır.

Düşerken beni gördü, bana el salladı.

Söğüdümü yıktılar. Acısı ve kokusu burnumu, yüreğimi sızlattı.

Çay ocağını da, bu dağları da, denizi de yıktı tek tip vahşiler.

Bütün vatanımı elimden aldılar.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember