MUHTEMEL BİR "ADA" DÖNÜŞÜMÜ

Her ülkenin kara parçasına asker çıkardığı bir dönemdi. Yaz bitmiş, yazlıkçılar ve turistler ülkelerine çoktan dönmeye başlamıştı ilk esen rüzgarların ardından bütün Yunanistan birliklerine gelen emirler bize de geldi. Kendi adamıza tam teşekküllü bir askeri birlik oluşturmamız söylendi. Fakat müttefik ve düşmanlarımıza komşu olan sahillere değil denize bakan yani upuzun Ege'nin önümüzde süzülüp kaldığı güney bölgesinin merkezi istendi. Burası konum olarak çok sığ. On on-beş hane yaşamakta. Ama buraya bilimsel bir çalışma için askeri bir donanma, saçma doğrusu.

Hazırlıklar tamamlandı. Adaya doğru yola çıkıldı. Beş tabur asker var. Başlarında Binbaşı Angelopulos üç taburdan sorumlu. Diğer iki taburdan da ben Yüzbaşı Gavras.

Sahile hızla yaklaşılıyor devasa gemiler değilse de bu ada için ve beş tabur için yeterince donanımlı ve büyük gemiler. Doğasına müdahale edip bilim yapacağız. Askeri mantığım bir yana, sivil düşüncem bunu anlamış değil.

Sahile yaklaştıkça, gözcü yanıma sokuldu.

"Efendim, bir kişi bu yağmurda ağacın altında bir süre bekledikten sonra, Dağa doğru koşmaya başladı."

"Bırakın, kendi doğasına dönsün" deyip sanki o topraklarda yaşayan herkesi affetmişim gibi bir hava ile müdahale etmedim.

Sahile yanaşmak için botlar indirildi. Beş tabur asker. Botlarla birlikte motorları çalıştırdı. Sahilin otuz metre gerisinde ben ve binbaşı da bu botların içindeydik.

Botlar sahilde durdu. Bütün askerler dağınık indikleri bottan kumsala ayakları değer değmez hizaya geçti. Ben ve Binbaşı galiba üstümüz ıslanır diye botlardan inmedik. Ama öyle olmadığını birazdan askerilerin çağrısında anlayacaktım. Binbaşı hiç düşünmeden suya girdi. Demek burada durup izlemenin keyfine varmak için bottan inmediğimizi daha iyi anladım.

Benden sorumlu iki taburu yüksekte bulunan ev ve işletmelere gönderdim. Binbaşının üç taburu da sahilin koruma ve güvenliği için sahilde adımlayarak güvensiz bir bölge var mı diye taramaya çıkmışlardı ki tam o sırada önlerine bir söğüt ağacı çıktı. Başçavuş, Binbaşı Angelopulos'a bir engel var işareti yaptı. Binbaşı, bottan inip başçavuşun yanına gitti. Bir şeyler konuşmaya başladılar. Uzun sürdü. Binbaşı, Elini karnının hizasına getirip, bir çizgi çeker gibi karnının paralelinde uzattı o çizgiyi. Yok edin anlamında. Sonra kendi botuna gitmek yerine benim botuma doğru gelmeye başladı Binbaşı. İri cüssesi çarpan dalgalardan sarsılmıyordu.

Ağacın yanında duran tabura baktım. Donanma ile gelen onca ekipman ve aletlere rağmen, ağacı sallamaya başlamışlardı.

Binbaşı, "Neden sallıyorlar biliyor musun?" Bu ağacı sallama emrini binbaşının, gövde gösterisi olduğunu anlamıştım.

"Neden efendim?"

"Hiç anlayamayacaksın Gavras" deyip kahkaha atmaya başladı. Askerler ağacı sallamaya devam diyorlardı.

Saatler geçiyor, Binbaşı ve ben ayakta izliyorduk adayı. Benim taburum adanın güney bölgesini çoktan emirlerinin altına almış, Yaşayan on beş haneyi, sahile indirmeye başlamıştı bile. Binbaşı keyifliydi. Söğüt ağacının yıkımını izlerken muhteşem neşeleniyordu. Ağaç kökten ayrılmış yıkılmak için beş altı sallantıya daha ihtiyaç duyuyordu ki, direnmeyi bırakıp, kumun içinde büyümüş tek ağaç olma unvanını artık yitirmiş, kumda yakılacak odun olarak hayatının ilk adımını atmıştı. Yıkılır yıkılmaz. Bir çığlık koptu ama yankılı bir çığlık, feryat eder gibi. Dağdan koşarak gelmeye başlayan bir şey gördüm. Gözcüm telsizle. Dağa kaçan adam olduğunu söyledi.

Bağıra çağıra koşuyordu. Sahile doğru. Kuma ayağı değer değmez. Binbaşı "Bana bırak" dedi. Neyi ona bırakacağımı anlamadan, beylik silahını çıkarıp nişan almış hatta baş parmağı tetiği germişti. Binbaşının elinden silah almak demek. Çıkmayan her kurşunun vücudunda gezecek olması demektir. Hiçbir şey yapamadım. Arkamı döndüm. Binbaşı bu hissetmiş olacak ki. " Gavras buraya bak bu bir emirdir" dedi ve silahını ateşledi. Feryatlar sona erdi. Çığlıklar bitti.

Galiba artık bu ada bilimsel çalışmalar için elverişli hale geldi.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember