NUNÇAKU - 2

Yazıhanenin başında duran elemanın masasına boyum yetişmediği için arka kapısına dolaşıp girdim içeri.


"Hop hop ufaklık, n'oluyor?"

"Annemin babamın yanına gideceğim"

"Nerede annen baban?"

"Urfa'da" dedim bir anda firmanın ismini okuyarak "orada bekliyorlar beni, onların yanına gideceğim" dedim.


Çok fazla soru sorup başını belaya sokmak istemeyen eleman yarım saat sonra kalkacak olan Urfa arabasına bileti kesti.

Peron da otobüsü görür görmez hemen koltuk numarama geçtim. Ne annem var ne babam ne bir kimsem. Oturur oturmaz aklıma kimsesizliğim çöktü. Bir anda olup biten, kaçmama neden olan cendere beni olağanca (kelime hatası var olağanca? “Yeterince” mi demek istedin yoksa “haddinden fazla” mı?) korkutmuş olmalı ki otobüs yola çıkmadan uyumuş kalmışım Mezopotamya'ya uzanırken...


Gözümü alan gün ışığı ile uyandım. Otobüs çoktan perona yanaşmış. Buraya ne ara vardım? Nasıl geldim? Hesabını bile yapmadan içimin rahatlığı ve kurtulduğumu sandığım aslında hem ustamın ölü bedenini, hem de Neval'in benim için ölmüş olan ruhunu bir türlü aklımdan atamadan indim otobüsten.

Elimde, dükkandan aldığım paraların bir kısmı kalmış. Nereye gideceğini bilmez halde hem büyülenmiş hem de çaresiz hissetmiştim ki diğer insanlar gibi şehre giden servise doğru istemsizce yürümeye başladım.

Servis ilerledikçe insanlar yavaş yavaş iniyor. Servis yavaş yavaş boşalmaya başlıyordu. Çarşı meydanı sandığım, insanların en yoğun indiği yerde bende atladım servisten.

Şaşkınlığımdan karnımın gurultusunu ancak duyabilmiş, hemen sağıma soluma bakarak bir şeyler yemek istemiştim. Param kısıtlı ve ne yapacağımı bilmiyordum. O yüzden lokantanın birine girmek yerine seyyar bir simitçiden bir simit alıp, ilk gördüğüm caminin avlusuna oturdum. Önce avludaki şadırvana dayanıp sıcağın gazabıyla elime yüzüme su çarptıktan sonra simidimi yedim. Karnım doydu ama şimdilik. Hemen ayaklanıp çarşı meydanında yürümeye başladım. Dükkanların pencerelerine bakıp çırak/kalfa aranıyor ilanları aradım göz ucuyla. Fakat görmek de bulmak da çok zor bu kavurucu sıcağın altında.

Esnaf dükkanlarını bir bir geçiyorum. Ciğerci, bakkal, nalbur, ciğerci, dönerci, telefoncu, berber... Durup düşünüyorum. Sonra her kaybedecek bir şeyi olmayan insanın özgüveniyle "Çırak lazım mı?" diye dalıyorum içeri. Olumsuz yanıt alıyorum. Yüzüm düşmüyor. Devam ediyorum. Ben bir berber kalfasıyım. Elimden bu iş gelir deyip, gördüğüm bütün berberlere giriyorum. Ama hiçbiri beni çırak olarak bile işe almıyor.

Akşam çoktan çökmüş. Umutsuzluğum boyumu geçmiş. Meydanın içinde bulunan caminin avlusuna giriyorum. Avlunun arka taraflarında bir bank bulup oraya oturuyorum. Uyku ve sıcak aynı anda bastırıyor akşam vakti. Kıvrılıp yatıyorum banka. Aklımdan açlık geçiyor. Hemen uyursam açlığımı unuturum diye düşünürken dalıyorum uykuya.

Sabah ezanı ile birlikte, uyanır uyanmaz soluğu şadırvanda alıyorum. Ateş basmış her yanımı. Musluğa dayanıp ağzımı yüzümü bir güzel yıkayıp su içmeye başlıyorum. Açlığın böyle giderilmeyeceğini bilerek gözlerim cami çıkışında bir simitçi arıyor. Çıkıp yürümeye başlıyorum. İki sokak ötede simitçi görüp. Hemen simidi alıp meydan da yarım kaldığım yerden devam ediyorum iş bakmaya.


Yarım kaldığım yerden simidimi bitirmiş. Bir hayrattan suyumu içmiş ilerliyordum ki, berber salonunun camında küçücük bir "ÇIRAK ARANIYOR" yazısını gördüm. Artık yüzüm kararmadan girdim. Olur gözüyle bakmıyorum ama şansımı denemeyi bırakırsam bu sokaklarda viran olur, ustamın namını yerle bir etmiş olurum.

"Selamunaleyküm abi', kolay gelsin. Çırak arıyormuşsun"

"Aleykümselam yiğenim. Sefa geldin. Kimlerdensin, necisin sen?"

Kimlerden olduğumu bilmeden, neci olduğumu, Neval ile geçen münasebetim hariç olup biteni ustamın başına geleni korkup can havliyle buraya gelen otobüsü seçtiğimi. Hayatımda ilk defa dışarıda kaldığımı anlattım.

Usta hikayeme üzüldü. Bana da acıdı ki, beni hızlı bir teste soktu elinde soğumuş sımsıkı tuttuğu çay bardağıyla.

Çekmeceden bir balon çıkarıp şişirmeye başladı. Sonra o balonu bir güzel köpürttü. Usturayı uzattı ama almadım. Arka cebimden çıkardığım usturayı gören ustanın gözleri büyüdü, hoşuna gitti. Aynanın yanında olan bileme kemerinin üstünde usturayı biraz gezdirdikten sonra balonu patlatmadan tek seferde tıraş ettim.

Usta mutlulukla ayağa kalktı. "Hayırlı olsun. Günlüğün otuz lira, yemeği dert etme, bizim ev geniş olsaydı orada kalırdın ama idare ederim dersen arka tarafta yer var buzdolabı, ocak da var. İlerisi zamanda duruma göre sana yer ayarlarız." dedi. Bu şans olamazdı. Rahmetli ustamın idealleri beni bugün ayakta ve hayatta tutuyor. Ayaklarım çıplak çimlere, hayatımın serinliğe kavuşacağını hissettim.

Diğer yandan işe çabuk adapte olduğum gibi içimden atamadığım acılar yüreğimi kamçılıyordu. Ama her şeye bir perde çekip, burada günlerin bir o kadar hızlı geçmesi için daha çok çalışmam, daha çok paramın olması gerekiyordu. Günlüğümün yirmi lirasını boş bir jole kutusunda biriktiriyor, aynalı dolabın arkasına koyuyordum. Ustam da bilsin diye günlüğü alır almaz onun gözünün önünde yapıyordum. Bahşişlerimi de cebime atıp hafta sonu belki dışarı çıkarım diyerekten biriktiyordum.

Hafta sonu kalabalık diye ilk başlarda çıkmıyor iken daha sonra yavaş yavaş sokağa adımımı atmaya başladım. Bir gün hiç bilmediğim beklemediğim anda dükkanın beş altı metre ilerisinde bir kuyruk görüp, dikkat kesildim. Kuyruğun sonuna geldiğim de gişenin üstünde "ŞANLI SİNEMA" yazıyordu. Heyecanlandım bu ilk defa ağır aheste okuduğum yazının karşısında. Hemen sıraya girip bir bilet de ben aldım.

Bu sinema modern sinemalar gibi değil de geleneksel sinemacılık yapıyormuş. Girdiğim bir Ayhan Işık filminde izleyiciler konuşurken duydum bunları. Tuhaf bir biçimde ilgimi çekti ve daha çok heyecanlandım. Filmin konusu ne diye sorun. Söyleyemem ama içim dışım nasıl heyecanla titriyordu kocaman ekranda oynayan artistleri gördükçe. Perdenin içine gömülüp gidiyordum.

Pazartesi mesaiye başlayınca da aklımda sinema vardı ama işimi de kötü yapmıyordum. Havlu getirmekten ense almaya geçmiştim bile bu sürede. Bir yandan da pazar olsa da sinemaya gitsem diye içim içimi yiyordu.

Her pazar sinemaya gidiyordum. Sinema salonundan herkesten önce girip herkesten geç çıkıyordum. Bazı zamanlar aynı filmi iki kere izlediğim de oluyordu.

Mesleğimi her geçen hafta ilerletirken kendimi sinemanın büyüsünden çekip alamıyordum.


Haftalar akmakta ve çukurdan sıyrılmış ayaklarımla bir pazar günü yine sinemanın önüne vardığımda gişenin üstünde şöyle bir yazı gördüm "SEYYAR GEZİCİ SİNEMA MAKİNİSTİ ARANIYOR"

Heyecandan ilanı camdan çıkarıp yutacaktım. Bileti almadan doğrudan içeri dalıp sinemanın emekçisi Rıfat abinin' odasına girdim.

Rıfat Abi' babasından kalma bu sinemayı babası gibi yönettiğini ve onun çizdiği profilde bir sinema profili çizmek isteyen gelenekçi bir abimiz'. Beni görünce masadan kafasını kaldırıp güler yüzünü tüm odaya saçtı.

"Hoşgeldin, hayırdır"

"Seyyar Gezici Sinema Makinist'i olmak istiyorum" dedim

Rıfat Abiyi' bir gülme aldı. Kahkahalar yükseldikçe insanda sinir uyandıracak cinsten hem de. Ama heyecanım sinirlerimi alt üst ettiği için sinirlenemiyordum ve karşısında öylece hafif gülümser durumda bekliyordum.

Ciddi olduğumu gören Rıfat abi' bir anda gülmeyi kesti.

"Bu iş öyle alelade bir iş değil. Hem sen Bekir abinin' çırağı değil misin?"

"Öyleyim ama içimde ki arzuyu tutkuyu sen biliyorsun be abi"

"Bence sen önce ustan-la konuş, bana kalırsa olur. Para pul işi de kolay. Bekir abiyle' yüz yüze bakıyoruz. Sen önce onu hallet."


Heyecandan, duygularım enseme yapıştı. Hiç bir şey söylemeden çıktım salondan, doğruca ustamın evine.

Hararetli hararetli çaldım kapıyı bir o kadar da korkuyorum izin vermeyecek diye ama faydası yok ben bu işi öğrenip yapacağım. Gerekirse kaçarım.

Ustam kapıyı açtı. Şaşkınlığını gizleyemediği gibi beni eve davet etmeyi de ihmal etmedi.

Yüzümün pancar gibi kızardığını biliyordum. Avlunun içinde bulunan sedir koltuğa oturttu beni. Kendisi de tam karşısında duran koltuğa geçti.

"Hayırdır evlat, bir derdin mi var?" diye sordu. Bende bir nefes çekip. Bir saat bile geçmemiş düşüncemi ve olayı anlattım. Ustam ince ince dinledi. Çıkardı bir sigara yaktı. Bir nefes çekti. Sanki benim nefesimi çekti.

" Bak evlat" diye girdi konuya "... beceriklisin o belli, heveslisin de ben seni yanımda kal diye ikna etmem. Sen kafana koymuşsun ustanın kapısını çalıp paylaşacak kadar içerlemişsin. Bizim toprağımız bu tür hızlı şeylere izin vermezdi. Sen azimli çocuksun ama başın dara düştüğün de, olur ya beceremediğin de, çaresiz kaldığın da ustanın yanına gelmezsen o zaman bil ki kırarım kafanı haberin olsun" der demez içimin kaynar suyu bir anda yerini ferahlığa bıraktı. Karşılıklı mutluluk gülücükleri attıktan sonra "O Rıfat'a da söyle ustam izin verdi, yevmiyeyi kırktan aşağı vermesin."

Aynı anda sevinç gülücükleri atarken ayaklanıp koşar adımlarla Rıfat Abinin' sinemasında aldım soluğu. Salonun kapısına geldiğimde bir tutuldum. Ailesizlik düştü aklıma. Sonra böyle bir ustam olduğu için kendimi şanslı bilip ona evlatlık edeceğime söylediklerinden çıkmayacağıma söz verdim.

Ustamın dediklerini aynen ilettim Rıfat Abiye. Güle oynaya kabul etti. Gülücüklerimin tomurcukları yeşermeye başlamışken Rıfat Abi' beni hızlandırılmış Seyyar Makinist eğitimine aldı.


"Her şeyden önce bu gördüğün seyyar makine elle çalışır, dinamoludur. Şarj etmiş olursun bu kolu çevirmeye başlayınca. Bu senin canın. Buna gözün gibi bakacaksın. Film sırasında kolun yorulursa dinlenebilirsin tabii bu beş dakikayı geçmesin negatifi yakarsın. Olası arızalar verir ben sana onları tek tek göstereceğim. Eğer göstereceklerimin dışında bir arıza verirse de hemen kolu çevirmeyi bırak negatifi olabildiğince hızlı çıkarıp bekle. Sonra atla arabaya doğru buraya.


"Listen olacak bir tane. Her seçimde değişir o liste ama ortalama hemen hemen aynı kişilerdir. Onlar sana sıvalı bir duvar gösterir. Her köyün sıvalı kireçli bir duvarı vardır. O duvara sırtını verip tam elli adım say, durduğun yere makineyi kur. O adımladığın yer boş koridor olacak, sandalyeleri köylü temin ediyor bir şekilde. O koridorun sağına ve soluna yerleşecek.

"Bunları hallettikten sonra bağıra bağıra makineyi kurduğun yerin dibinde filmin ismini söyleyerek biletleri satmaya bak. Muhtarlar seni evinde ağırlarlar. Pek severler tanrı misafirini. Ertesi gün olunca komşu köye giden araca bindirirler. Aynı şartlar orada ki komşular için de geçerli. Muhtarı bulursun. Buralar bildiğin gibi. Şimdi gelelim ekmek teknemize, iyi dinle..."


Ağzımda çiçekler aça aça dinliyorum. Bilmediğim onlarca kelime geliyor kulak çanağıma ama şekillerine bakarak anlamaya kafamda kodlamaya çalışıyorum. Yavaş öğreniyor olmama rağmen, hiç sıkılmadan Rıfat abinin' eteğinden ayrılmıyorum. Onun sigara içtiği zamanlarda bende makinistlik yapma fırsatı buluyorum. Belki o bu yüzden sigara içiyor.

Haftanın üç günü çalışacağım seyyar olarak. İlk iş günüm cuma günü. Çıkıyorum yola ardışık köyler boyu devam edeceğim.

İlk gün Acıkıyu köyüne gittim. Otobüsten iner inmez sırt çantasından daha büyük olan makineyi yüklendim. Köylülerden birine Muhtarı sordum. Muhtar Mehmet Emin. Önce uzun uzun düşündü. Tam o sırada köşede bulunan çay ocağından muhtar kalktı geldi. Rıfat abi daha önceden aramış konuşmuş muhtarla. Meğerse sorduğum adamın uzun uzun düşünmesinin sebebi de Mehmet Emin değil Sucu Mehmet Emin lakaplı olmasıymış.

Muhtar, hiç yanımdan ayrılmadı. Önce bir güzel yemek yedirdi. Sonra kireçli duvarı gösterdi. Kireçli duvardan elli adım saydım. Makineyi kurdum. Hava hafif kararmaya başlarken biletleri satmadan, bağırmaya başladım. "VURGUNCULAR VURGUNCULAR BU AKŞAM HACI EFENİN BAHÇESİNDE"

Sağ olsun Muhtar Sucu Mehmet Emin hiç yanımdan ayrılmadı. Çok yüce gönüllü, mert delikanlı adam doğrusu. Güler yüzlü yiğit bir adam.

Biletlerin tamamını sattım. Parayı uçkurumun içine diktiğim cebime soktum. Kahveden sandalyeler geldi. Muhtarın hanımı, Zeynep Teyze olduğunu öğrendiğim kadın akşam yemeği getirdi. Bende Sucu Mehmet Emin ve Zeynep Teyzeden bilet parası almadan en güzel yere oturttum.

Köylerde pek çok seviyorlar Yılmaz Güney filmlerini.

Muhtar yemek yerken anlattı. Bu coğrafyanın yemeğini yemiş, suyunu içmiş Yılmaz Güney. Ne çok severler burada yağız delikanlıyı.

Son bir anons ile film başladı. Başladım kolu çevirmeye. Bir alkış koptu önce sonra pür dikkat izlemeye başladı bütün köy. Bense bu kadar işi bu yaşımda yapıyor oluşuma şaşıyor aynı zamanda ayağa kalkıp kendimi tebrik ediyordum.

İlk günü muhteşem bir şekilde sonlandırdım ve hiç bir sorun çıkmadı. Film bitti. Herkes istişare ede ede evlerine dağıldı. Zeynep Teyze koşa koşa gitti eve yatak yorgan hazırlamaya. Muhtar Sucu Mehmet Emin abi ile eşyaları toplayıp bir el arabasıyla beraber eve gittik bizde.

Girer girmez yatağımın hazır olduğu söylendi. Yatağa geçmeden Sucu Mehmet, Zeynep Teyzenin gözlerinin içine bakarak "Mem u Zin" efsanesini anlattı. İlk başta anlayamasam da Mem'in Mehmet, Zin'in Zeynep olduğunu anladığım vakit aralarında ki sevginin ve saygının ne kadar büyük olduğunu anladım.

Herkes yatağına girdi. Işıklar söndü, mumlar üflendi. Uyumaya başladım.


Uykumu sert bir kapı sesi böldü. Ne olduğunu anlamadan doğruldum yataktan. Muhtarı alıp götürmek isteyen adamlar olduğunu öğrendim seslerden. Sonra benim yattığım odaya geldi birisi. İçeri de beni görünce önce pis pis baktı suratıma. Anlam vermeye çalışmıyordum bu çirkin surattan, ama bir kötülük gelecek diye çok korkuyordum hem kendime hem makineye. Korkunun ecele faydası yokmuş. Kolumdan tuttuğu gibi çıkardı beni. Önce odadan sonra evden.

Sımsıkı tutuyordu kolumdan. Evden ve ışıklardan uzak karanlık bir yere doğru götürüyordu. Bağırmak istiyordum fakat sesim soluğum uykumun içinde kalmış gibiydi. Bağırsam da pek faydası olmazdı bu sefer ses tellerimi, o çirkin adam elinde ki uzun palayla kesmeyi bilirdi. Bir ihtimal muhtarı, köylüyü görürüm diye ümit ederken, gözlerimin içini ay ışığının aydınlattığı gece görmeye başladı. Bu yarı aydınlık yerin içinde kolumdan savurdu beni çirkin herif. Sonra üstümdeki tişörtü yırttı. Belledim, bana kötülükten daha fena bir zulüm edecek. Elim ayağım boşaldı. Elinde ki silahı gerisini koydu. Pantolona bezeyen uçkurunu çözmeye çalışırken, ben de elimi arkaya attım. Arka cebimden usturama uzandım. Elim arkada usturayı açtım ve çirkin adam pantolonunu indirip üstüme yürümeye başladığı anda çektim usturayı suratına doğru çapraz bir çizik attım. Pantolonu aşağıda elleri yüzüne kapanmış şekilde bir feryat çekti çirkin adam. Çığlık atmaya başlar başlamaz can havli ile koşmaya başladım.

Karanlık derinleşiyor. Derinleştikçe köyün ve çevre köylerin ışıkları yok oluyordu. Nereye gittiğimi bilmeden, aklıma yaşamaktan başka bir şeyin gelmediği yerlere gitmek istiyordum.

Fakat çok uzağa gidemedim.

Bomboş bir arazide koşarken bir mayına basmışım. Uyandığımda bir hastanede, başımda iki asker. Ne olduğunu anlamadan, ne olmadığını anladım. Sol bacağımı ve parmaklarımın yedisini, aynı zamanda ileride çalışmayacak olan organlarımı mezopotamyanın kalbinde, Acıkıyu köyünün kuru topraklarında bıraktım.



  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember