PSİKOLOJİ VE EDEBİYAT ÜZERİNE

Assist. Prof. Dr. Cemaliye Direktör

Department of Psychology

European University of Lefke, Cyprus


  • Sizi tanımayanlar için bize biraz kendinizden, eğitimlerinizden ve psikolojideki uzmanlık alanınızdan bahseder misiniz?

Lefke Avrupa Üniversitesi Psikoloji Bölümünde öğretim üyesiyim. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünü bitirdikten sonra Yakın Doğu Üniversitesinde Klinik Psikoloji yüksek lisansı, Lefke Avrupa Üniversitesinde de Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bölümünde doktora yaptım. 10 yılı aşkın bir süredir kendi kliniğimde de çalışıyorum. Önceleri çocuk ve ergen psikiyatristi ile birlikte çalışıyordum. Şimdi kendi kliniğim ve akademisyen olarak da üniversitede çalışıyorum. Çalıştığım alan çoğunlukla çocuk ve ergenler. Araştırma konularım arasında gençlerde davranışsal bağımlılıklar ve toplumsal cinsiyet ağır basıyor.

  • Sizce psikoloji mi edebiyatı yüceltti yoksa edebiyat mı psikolojiyi doğurdu? Bu iki alanın ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

İkisi birbiri ile bağlantılı. Sonuçta edebiyat insanın yaptığı bir yapıt. Dolayısı ile ne yapıyorsak aslında bu bizi yansıtıyor. Edebiyatta da yazar kendini, kendi yaşantı veya görüşünü paylaşıyor; belki olmak istediği, belki gözlemlediği ve içerlediği; belki de doğrudan kendisini anlatıyor. Bu nedenle yazar aslında kendisini yansıtıyor. Elbette okuyucu da yazarı kendi yaşamı, özellikleri ile okuyor. Bu nedenle kendimi yeniden bulmaya devam ediyorum.

  • Yaptığınız bazı çalışmalarda kuşaklararası aktarım ve travma kavramlarına değindiğinizi gördük. Bu kavramları önce biraz açıklayıp, daha sonra bu kavramların edebi metinlerle ilişkisini nasıl gördüğünüzden bahseder misiniz?

Kuşaklararası aktarım özellikle Yahudi Soykırımı sonrasında büyük önem kazanan bir kavram. Bu kavram yaşantılarımız, o dönemi hiç yaşamayan ve/veya o dönemi hiç anlatmadığımız diğer bir nesilde vermemiz beklenen tepki, duygunun ortaya çıkması olarak açıklanabilir. En yalın anlatımla savaşı yaşayan bir dedenin yerinden edilmesi, yaşadığı acı, yaşadığı kayba dair duyduğu üzüntü ve özlem; torunun kendini bir yere ait hissetmemesi, kayba daha duyarlı olması, hatta savaşta yaşananların giderilmesi için barış çalışmalarında aktif bir şekilde yer alması, kuşaklararası aktarımdır. Bir neslin yapamadığı ardından gelen nesle bir görev, sorumluluk olarak kişilik yapılanmasında yer alıyor. Böylece hedef tamamlanmış oluyor ancak tüm bunlar bilinçdışı süreçlerdir. Yani neden bu kadar birleşmeyi istediğimi mantıksal olarak açıklasam da gerçekte dedemin yası ile ilişkili olduğunun farkında değilimdir. Özellikle şehitler anıtları gibi ortak bağlantı nesneleri ile bunların aktarımı kolaylaşır. Travma ile kuşaklar arası aktarım birbiri ile bağlantılı kavramlar. Travma en basit anlatımla bir kişinin yaşadığı bir olay ile sınırlarının zorlanmasıdır. Depremler, yangınlar, salgınlar gibi büyük grubu etkileyen travmalar olduğu gibi elbette trafik kazası geçirmek de bireyi etkileyen bir travmadır. Kuşaklararası aktarımla özellikle büyük grup kimliğini zedeleyen travmatik yaşantıların yası tutulamaz. Savaş ve göç gibi toprağını kaybetmesine neden olan travmatize olaylarda grup kimliğine yönelik algılanan utancın, çaresizliğin ve kaybın yası tutulamaz. Kendi zedelenmiş benlik imgelerini kendisinden sonra gelen kuşağa aktarır. Tutulamayan yas da bir sonraki ve ardından gelen diğer kuşakların benlik imgelerinde yer alır, ödevlerini almış olurlar.

  • "Kıbrıslı Afrodit" üzerinden incelediğiniz bazı söylem çalışmaları var. Yunan mitolojisi ve psikoloji arasındaki bağı nasıl açıklarsınız?

Mitoloji hikayedir. Efsaneler de öyle. O tarihte yaşayan insanlar oluşturduklarını yapıtlarla ve anlatımlarla sonraki kuşağa aktarırlar. Biz büyürken hikayelerle kendi benliğimi oluştururuz. Bu kültürel bir oluşumdur. Kıbrıs adası tarihsel sürecinde birçok etnik gruba ev sahipliği yapmıştır. Her biri kendi kimliğini adaya bir yapıtla bırakmıştır. Ancak turizm dikkate alındığında Afrodit’in adası olarak yansıtılmaktadır. Afrodit’in iki hikayesi var ve birinde Kıbrıs’ta doğduğu yazılıdır. Diğerinde de Kıbrıs’a güzelleşmek için gelmektedir. Ancak İkisinin de odak noktası bir tanrıçanın Kıbrıs hikayelerinde önemli bir yer tutmasıdır. Çalışmamda kadınlığı değerlendirmek istemiştim. Kıbrıs kadını nasıl algılanır? Düğünler de kültürel öğeleri barındıran ve toplumun paylaştığı ortak bir zihin yapısıdır. Bu nedenle düğünlerde sıklıkla çalınan Kıbrıs şarkılarında anlatılan kadınları Afrodit’in öyküsüyle değerlendirdim. Afrodit’in hikayelerinde yer alan aşk, tutku, cilve ve sadakatsizliğin, Kıbrıs şarkılarındaki kadın davranışlarını tasvir ederken yer aldığı görülüyor. Yani öykülerimiz toplum bilincinde paylaşılıyor. İnsan üretimi her şey insanı anlatır. Bu nedenle psikolojinin vazgeçilmez bir parçasıdır edebiyat.

  • Bazı psikoloji kuramcılarına baktığımızda edebiyat hakkında tanı koyduklarını görüyoruz. Örneğin Dostoyevski hakkında Freud’un bazı yorumları mevcut. Sizce bu doğru bir yaklaşım mı? Yazarlar, yazdıkları metinlere göre tanı almalı mıdır?

Tanı almak belki biraz hoş olmayan bir söylem olabilir. Tanı koyma psikologların birincil hedefi değildir. Ancak haklı olunan önemli bir nokta var. Yazılan her şey kişi hakkında bize çok fazla bilgi verir. İstekleri, arzuları, fantezileri, çözümleyemediği sorunları, problemleri nasıl çözümlediği, olaylara bakışı gibi akla gelebilecek tüm kişilik özelliklerine ve olası psikolojik sorunlara ilişkin zengin bilgi kaynaklarıdır. Bu nedenle psikologların önemli çalışma alanı olurlar.

  • Sizce edebi metin yaratmak bir ‘’katarsis’’ midir?

Yaratma bir katarsistir. Kendimizi bir başkası üzerinden aktarmak çok daha kolaydır. Çünkü benliğin kabul edemediği yönlerini edebi eserle aktarmış, kabullenemediğim duygulanımı edebi eserle boşaltmış oluyorum. Böylece benliğim bütünlüğünü korumaya devam edebilir.

  • Sanatla terapi kurmak ya da sanat terapinin iyileştirici gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanatla terapi bizim ülkelerimizde çok kabul gören yaklaşımlar değildir. Biz daha çok doktor-hasta ilişkisini tercih eden bir yapıya sahibiz. Bu nedenle resim, müzik gibi aktivitelerle sorunlarımızın ortadan kalkabileceğine dair bir inancımız yok. Sanatın duygu boşalımı açısından önemli bir yeri vardır. Bu nedenle de terapide önemli bir etkiye sahiptir. Ancak bizim kültürümüzde daha çok semptomlar ortaya çıktığı zaman psikoloğa başvuruyor ve beklenen de konuşarak tedavi olmak. Çocukla çalışırken resimlerden yararlanıyoruz. Çocuklar resimlerle duygularını çok daha rahat aktarabiliyorlar ancak “sanat terapi” olarak değil de terapi sürecinin bir parçası olarak kullanıyoruz. Ancak sanatın başta söylediğim gibi iyileştirici gücü yüksek.

  • Bir şeyler yaratmak, yapıt ortaya koymak iyileştirici bir güç müdür? Bireysel bir terapi olarak ele alınabilir mi?

Elbette. Yaratma aslında oldukça işlevsel yani toplum tarafından kabul gören, benliği de rahatsız etmeden tüm duygu ve arzularını ortaya koyabilme özgürlüğünü sağlıyor. Resimde çıplaklığa yer verebiliyorum. Şehvet yer alabiliyor, tutku yer alabiliyor ancak benim kendi beden çıplaklığım, arzulanma isteğim ya da şehvetimin özgürce davranışlarıma yansıması toplum tarafından kabul edilmez. Onu resimle dışa vuruyorum. Böylece bir de resmim beğenilerek takdir toplamış oluyorum. Bireyin terapi olarak görmediği ancak terapötik etki yaratan bir şey, yaratmak.

  • Son olarak, psikoloji lisansı okumayan ama psikoloji bilimine merakı olan insanlar için önerebileceğiniz kitaplar var mı?

Freud’u bence herkes okuyabilir. Bunun için psikoloji okumaya gerek yok. Kendilerine dair farklı bir bakış açısı geliştirirler. Totem ve Tabu olabilir mesela. Elbette bilmek rahatsız edicidir. Umarım buna katlanırlar. Vamık Volkan’ın kitapları oldukça sürükleyicidir: Kusursuz Kadın’ın Peşinde, Körü Körüne İnanç, Fanustaki İnsanlar, Kimlik Adına Öldürmek, Atatürk Anatürk bence en güzel kitapları.


 

Fotoğraf:

Mickaël André

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember