SAYHA - 1

Dün de, ondan önceki gün de, diğer tüm ondan önceki günler gibi kendi kendini tekrardan başka hiçbir şeye benzemiyordu. Her gün aynı saatler içerisinde kapımı çalarak, bu tekrarın içinde kendi örüntüsünü sağlamıştı. İlk zamanlar çekinerek, olsa olsa yarım saat oturduğu bir bacağı sakat sandalyeden koltuğa terfi etmiş ve beni meşgul ettiği saati de yarımdan bire, birden ikiye çıkarmıştı. Bazen soluk soluğa, neşesini nereye koyacağını bilemiyormuş gibi salona atılıyor, bazen de yüzünden düşen bin parçanın bini de kollarında, tüm üzüntüsünü kendiyle beraber usulca koltuğa oturtuyordu. Onunla beraber ona ait tüm duygular da koltukta kendi yerini bulmuştu.

Aslında öncelikle şunu belirtmeliyim ki onun ne dostu, ne sırdaşı, ne hatrı sayılır bir arkadaşı ne de gönül bağı kurduğu herhangi bir kişiydim. Hiçbir bağ bu sorgusuz güveni açıklayabilecek kadar şeffaf değildi. Önce anlattığı şeyleri öylesine, elimde bir kitapla, arada sırada dikkatimi dağıtmasına izin verebileceğim bir uyarıcıya kulak kabartır gibi dinledim. Daha sonra önce elimdeki kitap, sonra birçok şeye odaklayabildiğim dikkatim kayboldu. Yalnızca onu dinlemeye, beynimde onun söylediklerini tasvir etmek için müthiş bir çaba harcamaya başladım. Hatta bu dikkat kesilme işi iyice ilerlemiş olacak ki geçen akşam, sokaktan geçerken telefonla konuşan birinin sesini ona benzettim diye yemeğin altını açık unutup evde az daha yangın çıkaracaktım. Bu iş böyle olmayacaktı. Taşan yemekten kalanları ovalarken aklıma işte bu fikir geldi. Bana anlatıp içimdeki katlanılamaz köşeye kilitlediklerine uygun anahtarı bulup oradan bir şekilde çıkarmalı, hiç değilse biraz da olsa değiştirerek bununla ilgili bir şeyler yazmalı, okumalı, belki çizmeliydim. Aralarından en iyi yapabileceğime emin olduğum seçeneği çıkardım, beyaz bir kağıt ve bir kurşun kalemle önüme koydum. Bana ilk günden beri anlattıklarını, dikkat merceğimden geçen her şeyi bir öykü gibi yazacak ve dakikalarca ovaladığımda çıkmayan lekelere benzer şekilde, bendeki bir ya da birden fazla anıyı nasıl ve ne şekilde yerinden oynattığını, oynatabildiğini bu anıların dışına, hatta evimdeki salonun ve üçlü koltuğun da dışına çıkarak çözecektim. Başım ellerimde, kendimi dinlemeye koyuldum.

Kendini tek hamlede daire kapısına doğru savurdu. Ayakkabısını hiç çıkarmamış olduğuna oturttuğu bir anlık sevinç midesiyle beraber kalktı, yutağının hemen ucunda durakladı. Sağ dirseğinin içiyle ağzını kapatıp ampulü patlak merdivenlerden bacaklarını karnına paralel uzatacak bir çabuklukla inmeye başladı. Tüm bu cümleler tek bir anı kapsıyordu ama bu küçücük an midesinden ağzına doğru yükselen sıvı içindeydi ve yemek borusunu yakıyordu. Kendisini dış kapıdan zorlukla attığında, az önceki küçücük anıdan kalan sevinçle beraber içtiği birkaç bardak şarap kaldırımdaydı. Midesinden çıkanların hemen bitişiğindeki su birikintisinden kendi yansımasına baktı, ağzını kolunun içine sürterek temizledi. İndiği iki kat merdivenin başındaki daire şimdi onun için kendini sıyırdığı, bir anlık şans hamlesiyle ancak dışına atabildiği bir “özkıyım makinesiydi”. Bu makine bildiğimiz dişli, bir şeyleri birden fazla parçaya bölen makinelerle bir bakıma benzerdi. Onlardan tek farkı, lime lime edip küçülttüğü ve hamlığını yok ettiği şey bir et parçası değil, içinde bir yerlerde ağzını sıkı sıkıya kapattığı sandık ve sandığın üzerine çivilediği zırhıydı. Sonucunda herhangi bir makinenin yaptığı işi yapıyor; belirli komutlarla hareket ediyor, tüm bu hareketleri otomatikleştiriyor ve diğer bir hareketi aktif etmek için belli zamanı kolluyordu. Sistemliydi. Özel ilgi ve bakım istiyordu, tıpkı insan gibi. İnsanlar da tüm bu komutlar için dürtülerini kullanıyor, dürtülerinin izin verdiği hareketler için de uygun zamanı kolluyordu. Birileriyle tanışıyorlar ve tüm bu tanışma hikayelerinin sonunda, ömründe açlığını duyduğu iki şeyden birini doyuruyorlardı: Sevgi veya cinsellik. Sevginin yoksunluğu birkaç dakikalık odak ilgi, cinselliğin yoksunluğu için birkaç saniyelik zevk sonucunda boşalma yetiyordu. Onlardan bahsederken, ya da herhangi bir düşünceye onları da dahil edecekken, kendini onların dışında tutuyor ve dahil edilebilme ihtimalini yok ediyordu. Çünkü bu ırkın sevgiyle iletişim anlayışından epey uzaktı. Bu uzaklığı sağlayabilmek için on beş yılın üzerine sekiz ay eklemiş ve kendi sınırına çektiği şeridin bedelini kendine ağır ödetmişti. Hiçbir ailevi destek, okul, kariyer, devlet kredisi olmadan nefes alabiliyordu, hala. Çünkü kendi ailesi dahil hiçbir kurum ve kuruluşa, ve bu kurum ve kuruluşların altında çalışan insanlara, onların altında çalışanlara, onların da altında çalışanlara, yerin altında çalışanlara ve yerin altında olup çalışmayanlara bile güvenmiyordu. Tek bir kan bağı ve çevresinde örümcek ağı gibi genişleyen diğer bağların getirdiği bütünlük, bu bütünlüğün sadece özel günlerde birbirine kenetlenmesi, bu kenetlenmenin abartılması ve hatta öyle abartılması ki, ailece sarılıp, kolları birbirine dolayarak çekilen fotoğraflar.. Düşünceleri hızla birbirine aktaran nöronları, aynı hızla aralarındaki bağı sinaptik boşluğa bıraktı. Sırtını yasladığı kaldırımın sivri köşesi tam o anda düşlediklerini incitti, canını yakmaya başladı. Gökyüzüne baktı. Gecenin herkesten sıyrılmış son havasını içine çekti, kolundaki saate baktı: Birazdan gün doğacaktı.

Kağıttan başımı kaldırdığımda nefes alışverişimi kontrol etmekte zorlanıyor ve beyaz kağıdın üzerine bir suç gibi işlemiş olduğum harfleri seçmekte güçlük çekiyordum. Alnımı ovaladım ve ayağa kalktım. Bir hikayeye bu kadar dahilken aynı zamanda dışında olmaya çabalamak önce hayatımı, sonra hayatıma dahil ettiğim her şeyi sarsmıştı. Bu allak bulaklığın ortasından kalkıp hayatın sürebildiği köşelerine çekilmek için pencereyi açtım: Gün doğmuştu.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember