SAYHA – 2

Bir önceki günün alarmını kapatmayışımın cezasını, başımı aniden kaldırmamla zonklamaya başlayan şakaklarım ödemişti. Tüm geceyi deliksiz bir uykuyla geçirmiş olduğumdan şaşkın ve hiç sigara içmemiş olduğumdan da gergindim. Yatağın ucundan sarkıttığım parmak uçlarım soğuk fayansa değdiğinde irkildim ve kendimi, bana zarar verecek bir şeyden sakınmak ister gibi geri çektim. İki avuç içimi şakaklarıma bastırdım. Bileğime kan akışını engelleyip iz bırakmış tokayla saçlarımı sırtımdan kaldırıp başımın üzerinde topladım. Mutfağa doğru yeltenip her günkü sırayla önce su ısıtıcına bastım, daha sonra çakmağı ateşledim. Sigaranın içinden esir aldığım zehri beyaz tavana doğru serbest bıraktım. Günün her sabahını aynı düzenle doldurduğum saatler ilerledi, ilerledi ve kendini eksik bir anın köşesinden sallandırdı. Bu fikrin halatını ellerimle toparlayıp kucağıma aldım, buruktu. En az bir haftadır ortalarda görünmüyordu. Ne kapımı aceleyle çalmaları, ne attığı acil durum kısa mesajları, ne kendince bir sebep bulup küsüşlerinin özrü için kapıya bıraktığı birkaç saksı çiçek vardı. Her geldiğinde yaprakları yere bakan, toprağı kuruyan çiçekleri gördükçe gülümsüyor, sanki geçemeyeceğimden emin olduğum bir sınavı önüme, sırf ben huzursuz olayım diye koymuş gibi rahatlıyordu. Bir gün artık dayanamayıp ‘’Solacağına bile bile neden getiriyorsun şu çiçekleri evime?’’ diye sorduğumda bana, ‘’Bakamayacağından emin olduğun halde ne bana geri vermeyi, ne de çiçeği başkasına hediye etmeyi düşündün. Sen kendine itiraf edemiyordun ki.. Şimdiye kadar.’’, demiş ve bunu söylerken de sanki sınav kağıdını önümden alıp koca bir sıfırı sağ üst köşeye çizivermişti. Hayatın kendi yöntemlerinin içinde ondan ve onun hayatından öğrendiklerim, kendi hayatımın bambaşka yerlerine oturmuştu, hissediyordum.

Mutfağı topladım. Yarım bıraktığım Ahmet Hamdi Tanpınar kitabını bitirdim. Mutfağı tekrar dağıtıp tekrar topladım ve tüm bunların arasında yeni bir kitap ve müzik listesi seçtim. Duşa girdim, duştan çıktım ve günün tüm saatlerinin her vuruşunu bir şekilde tamamladım. Başına bir şey gelmiş olma ihtimalini düşünecekken onu hayatımın endişe listesine dahil etmiş olma fikrini kafamdan savurdum; fikir savurduğum yerden ayaklandı, ben de peşinden kalktım. Kapıya, başına çok büyük bir bela almış bir yumruğun son çaresiyle vuruluyordu. Heyecanımı dizginleyerek zihnimin bedenimi koruma alarmına uyup delikten baktım. O gelmişti.


* * *



Onu sakinleştirmeye çalışmak ve bunu başarmak arasında geçen sürede, zorlukla oturduğu koltuğun ucunda, ayaklarını, dizlerini titretecek kadar sallıyor ve bu hareket nihayet onu da rahatsız etmeye başladığında kurumuş dudaklarının arasından hep aynı sözcüğü fırlatıp suratıma atıyordu: ‘’Su!’’ Fırlattığı sözcüğü suratımdan sıyırıp alıyor, kaderine mahkum herkes kadar aceleyle gittiğim mutfakta, elimdeki boş bardağa suyu doldurmadan evvel birkaç nefeslik oksijeni ciğerlerime sabır olsun diye dolduruyor, salona gidip bardağı önüne koyduktan sonra kendimi banyoya zorlukla atıyordum. Lavabonun beyaz zeminine vuran suyun kendini, dünyanın üstünden kurtarıp altına doğru yolladığını görüyor ve daha sonra dünyada kalmasına karar verdiğim birkaç damlayı yüzüme çarpıyordum. Tüm bu sabır çatlatan döngüyü kıran yine onun emir veren sesiydi:

‘’Lütfen otur, bir şekilde anlatabilmek istiyorum.’’

Son anda gelen barış emrine uyan asker gibi endişe silahımı indirdim ve koltuğa oturdum. Beyaz bayrak elimde, karşı tarafın askerinin de açık yumruğunu havaya kaldırmasını bekliyordum: ‘’Son kez bu kapıya gelişimin üzerinden kaç gün geçti? Bir hafta? Belki on gün? Bilmiyorum. Aradan geçen zamanın uzunluğu, kendime yaşattıklarımın ızdırabını sırtımdan alıp beni rahatlatmaya, bir kez olsun derince bir nefes aldırmaya yaramadı.‘’

Burada soluklandı. Başını kaldırdı. İlk kez gözlerimin tam içine baktı. Beyaz bayrağı yırtıp üzerime attı. Tüm sınırlar kalkmış, anlaşmaların hükmü düşmüş. İnsanların birbirine, neyi kazandıklarını bilmedikleri bir sevinci armağan ettiği meydanın tam ortasındayız. Onlardan tek farkımız, biz sarılmıyor, sadece karşılıklı oturuyoruz.

‘’Sana elimde bir saksı çiçekle geldiğimde, bu kapıdan girişimin sonu olacağından emindim. Sana anlatıp kurtulacağım her şey hazırdı. Tüm planları yapmıştım. Biriyle zorlukla da olsa tanışmış, kendimi evine davet ettirmek için bile biyolojik saati, sosyal gereksinimleri ve tüm o zırvalıkları zorlamıştım. Evine gidecek, biraz sohbet edecek, sonra zamanın kendi akışı içinde bana istediği her şeyi yapmasına izin verecek ve ben de ona istediğim her şeyi yapabilmek için bundan cesaret alacaktım. Ama öyle olmadı.’’

İki kez yutkundu. Alt dudağını ısırdı, başını yana eğdi.


‘’Kendime karşı cesur olamadığım zamanları sana anlatıyor, bir nevi günah çıkarıyordum. Bunun Tanrı’dan cennet dilenmek ya da onlarca yıllık günah dolu geçmiş için kutsal bir taşı öpmekten farkı; senin de en az benim kadar cesaretten yoksun oluşundu. Beni anlayışla dinlediğin tüm zamanlarda aklımdan geçen ve sonradan emin olduğum tek şey, sana getirdiğim onlarca çiçeği kuruttuğun gibi, kendi kalbini de bir odada susuz, güneşsiz, ihtiyacı neyse onsuz bırakışındı. Kendini, kendinden mahrum bırakışının gözle görülebilir tek örneği buydu. En azından ben ancak bunu sezebilmiştim.’’

Lafının başına dikilip ayaklandım. Bir fikri kabul etmediğim zamanlarda tüm hıncım ayaklarıma iner, zemini sertçe tekmelerken aynı anda ağzımdan çıkardığım kelimelerle beraber öfkem ancak dinerdi. Buna Psikanalitik Kuramda gerileme deniyordu. Hızla bir araba gelir, gözleriniz fal taşı gibi açılır ve olduğunuz yerden kurtulmak için ayaklarınızı koşmak amacıyla değil, bir bebeğin direnişi gibi betonu tekmelemek için kullanırsınız. İçinde bulunduğum duruma verdiğim tepki bundan daha gelişmiş değildi. Bütün travmalarımın sözcüsü Freud’a teşekkür etmek boynumun borcu sayılırdı. Gözlerini bana dikti, işaret parmağıyla koltuğu gösterdi. Nereden geldiğini anlamadığım bu emirle tekrar boynumu büktüm. Bu sefer sınırı ben çekmiş, gardımı almış ve saldırı için tüm anılarımı nöbete dikmiştim. Daha fazla güç kaybına tahammülüm yoktu.



(Öykünün diğer bölümü, 10 Nisan Cuma günü yayında olacak. Beklemede kalın!)


Resim: Eye in Eye, 1894, Edvard Munch

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember