top of page

SAYHA – 3

İçinde bulunduğum o ana kadar onu sadece dinlemiş, duygularını belirli bir şekle sokmaktan aciz, ağzından çıkardığı sesleri, bir bebeğin ilk kelimeleri için ağzının içine bakan anne gibi merakla beklemiştim. O da zaten bana ne cevap hakkı doğuracak bir soru sormuş, ne de kendimi onun yerine koyabileceğim bir empati kapısı açmıştı. Oturduğum koltukta kendi duygularımın neferi, kendi sorularımın cevabıydım. Ama bu ana kadar. Bu daracık, toprak altında kendi yolunu çizmiş solucan gibi, hatta en çok solucana yaşam hakkı tanıyan toprağın bu yol sayesinde nefes alıyor oluşu gibi bu bir anla başlayan, tüm ömre yayılan ana kadar. Bu anda kalakaldım. Toprağımı eşeledim. Her zerresinde gezindim. Nefes aldım. Sakinleşmemi bekleyen suskunluğunu fark edip aldığım nefesi tavana diktiğim başımla, yukarı doğru verdim.

‘’Ben çiçeği incitmedim, onun, yaşaması mümkün olmayan bu evde, kendi ölümüne müdahale edilmeyişine şahit olmak istedim. Ne getirdiğin saksı, ne bulunduğu toprak, hiçbir çiçeğin yeşermesine müsait değildi.’’

‘’Bunun farkında olmadığımı mı sanıyorsun?’’

‘’Farkında olduğun şeylerin ihmalini tek başına karşılayamıyorsun.’’

Tek bir ses çıkaracak gibi oldu. Çıkaracağına emin olduğum sesi yuttu. Yuttuğu sesi gırtlağından söküp aldım:

‘’Dediğin gibiyse bile.. Yani ben hiç cesur değilsem, korkaksam bile. Mahrum bırakıp çürüttüğüm çiçekse ya da kalbimse benim. Yani eğer öyleyse bile, bunu izlemekten gocundun. Buraya gelip bana anlattıklarına kendin için bir ses versen, senin korkaklıklarına, hiçbir toprağı yerinden oynatmayışına, ilerlemeyişine bu kadar..’’

Bir sonraki kelimeyi söyleyebileceğimden emin olana kadar sustum.

‘’Bu kadar süre sabredebiliyor oluşum için teşekkür ederdin.’’

Sabır mı etmiştim? Kimi zaman kendimi bilerek camın dibine iteleyişlerim, hiç kirli olmayan perdeleri yıkayıp bilincime uydurduğum yalanla, sırf camdan bakarak onu bekliyor olduğum, onu bekliyor olduğum, yani onun bu eve gelmesini bekliyor olduğum gerçeğiyle yüzleşmemek için perdeyi kornişe ağır ağır takışım.. Gözümün önüne gelenleri elimle def ettim. Yüzüne bakamadan koltuğa çöktüm.

‘’Buraya bunlar için gelmedim.’’, dedi. ‘’Buraya, kendi ellerimle oyduğum koridorun sonundaki inancımın yüzüme nasıl kapandığını anlatmaya geldim. Sana diyecektim ki, benden bu kadar! Bu yolun sonu, kendimden kaçışım, korkaklığım, artık ne dersen de!’’

Çok yorulmuştum. Ne anlattığı korkaklığı, kaçışı –artık her neyse- dinleyebiliyor, ne de bu korkaklık için bir kulp, kaçış için bir yol bulabiliyordum. Kendi kafamın zindanında, kendimi bana küstüren, şaşırtan her şey için yine kendimi zincirliyor, kendim için en ağır hükmün ne olacağını düşünüyordum. Ve o konuşmaya devam ediyordu:

‘’Denedim.. İnan bana. Evine kadar girdim. Ayakkabılarımı çıkardım, ayaklarım evinin fayansında gezindi. Çeşmesinden su içtim, suyu bulaşık makinesine koydum. Diş fırçasına baktım. Yattığı yatağa baktım. Onunla siyaset konuştum, sırf bu konularda konuşabilmek için öğrendiğim işe yaramaz siyasetçiler ve en az onlar kadar işe yaramaz fikirleri karşısında heyecanlanıyormuş gibi yaptım. Sesim yükseldi, bazen yumruğum havaya kalktı, sıkıp indirdim. Felsefeden bahsettim, edebiyattan. Hatırlasana, sana söylemiştim. Orhan Pamuk okuyorken aileye ve yakınlığa küs kalamıyorum diye, Orhan Pamuk’tan bahsettim. Sırf bahsettiğim şeyin altında ezileyim, ezileyim ki benden geriye çıkan biraz su ve posa olsun. Bu posadan da, okuduğum her şeyden bir nebze insan, aşk, doğa, ne bileyim her şey! Her şey sevgisi çıksın diye. İnsan sevmeye alışmayınca sevmek hakkında konuşmak boynuna yüklenmiş ağır bir gülleden fazlası oluyor. Ne fırlatıp atabiliyorsun, ne onunla yaşayabiliyorsun.’’

Orhan Pamuk, Sait Faik, Tomris Uyar, Birhan Keskin, Umay.. ve daha niceleri. Ne çok konuşmuştuk bunlar hakkında. Elime bir kağıt tutuşturmuş, ‘’Bana sevgiyi hatırlatabilecek herkesin adını buraya yaz. Mümkünse yazar, şair falan olsun. Ki ben de kendime onların bir sözünü, hiç olmadı mısrasını hep hatırlatabileyim.’’, demişti. Ne sevinmiştim. Kitaplığımı indirip geceyi sabah ettiğim saatleri hiç unutmam.


Ne için? Gerçekten sırf birine, kendi kalbinin, sol kaburgasının altında sadece kan pompalamadığını hatırlatmak için mi?

‘’..Ama yapamadım. İş film izledikten sonra biraz yakınlaşmaya. Yani, anlarsın işte. Anlıyorsun değil mi?’’ Başımı onay verir gibi salladım. Ama anlamakta zorluk çekiyordum. Kendi iç hesaplaşmalarımın arasından sıyrılıp, zihnimi o salon sınırlarından çıkmamaya ikna etmek çok zordu.

‘’Yakınlaşmak dediysem de, beni biliyorsun işte. Benim sınırım çok dar, ancak kendi çapımı genişletebildiğim kadar. Elin ele değmesi, omzun başa düşmesi, günün yorgunluğunu bölüşmek, insanın insana biraz olsun sevilmek için muhtaç olduğu anlar, fazlası değil. Ama bana fazla geldi. Koltuktaki oturuşunu değiştirir değiştirmez anladım. Parmak uçlarıyla elime değdi, değdiği nokta yandı, yemin ederim! Fiziksel bir şey değil, ama yandı. Cayır cayır alev aldı ve o alev içimdeki her şeyi kül edecek kadar büyüdü sanki. İşgal altında gibi hissediyordum. Sanki bir gece uyumuş, o huzurlu rüyaların tam ortasında da, dünyanın bir ucundaki ülkeme nasıl olduysa işgale gelmişler gibi bir şaşkınlık ve tek başınalıkla yerimden kalkmışım. İşte bunun aynısı bir telaşla koltuktan kalktım.’’

‘’Ve çekip gittin değil mi? Evden çıktın yani?’’ dedim.

Biliyor olmanın burukluğuyla başımı eğdim. O an ilk kez onu bu kadar iyi tanıyor olmaktan nefret etmiştim.