SAYHA - 4

Yenilişini unuturum dedim kendime. Hiç bu kadar sert düşmedi, düştüğü yerden sekip daha sert kapaklanmadı hiç olduğu yere. Ama ben bu düşüşü de unuturum dedim. Adımı söyleyişini unutmam ama. Tek kural. İlk gün. Karşılıklı oturmuş, bu ne idüğü belirsiz ilişki için bazı sınırlar çiziyor ve kendi çapımızda bir yemin töreni düzenliyorduk. Ki çapımız dardı.


‘’Söz mü?’’


‘’Söz.’’


‘’İnsan, ismiyle seslendiğini unutmaz’’, demişti. Bu yüzden bir hayvan sahiplensek hemen isim koyuyor, ya da evde, çok sevdiğimiz o saate bir adla sesleniyormuşuz. Çünkü isim ve görüntü, his ve sesleniş, beynin bambaşka bölümlerinde, bozulması çok güç bir bağ ile kenetleniyormuş. Böyle de demişti: ‘’İnsan neye benzediğini unutsa adını unutmaz, nasıl seslendiğini unutmaz.’’

Ve biz hatırlamak istemiyorduk. Tamam, dedim. Kabul. İsim yok.


‘’Söz mü?’’


‘’Söz.’’


Sonra başka bir gün konu ailesine gelmişti. Konu bir şekilde ailelere gelir. Nur topu gibi travmaları olan tüm çocuklar hayatlarının bir yerinde aile kasisi için hızlarını yavaşlatır. Ama yine, ille de tökezler. Bu tökezleme sırasında üzerlerde yük gibi taşınan tüm travmalar yere düşer ve travmaların travması denilebilecek bu duygu yüklü olay gerçekleştiğinde, hayatın hızını arttırabilecek tek yol, yola düşenlerle yüzleşmektir.


Sanıyorum o da bu evin kapısını ilk kez o gün, bu sebeple çalmıştı. İşte o gün aynı zamanda, bir ayağı kırık sandalyeden koltuğa terfi ettiği gündü. Yüzleşmeler; sırta konan yastıkları ve yumuşak bir süngerin üzerinde oturuluyor olmayı severler. Ki insanın başına gelen her tokmak darbesinde batabileceği yumuşak zemin, onu kolayca karşılayabilsin. Ama ben öykünün tokmağı değilim. Böylece o, bu yüzleştirme sırasında başına hiçbir darbe almadı.

Ben ise çok da kolay atlatamadım.


Annesinden bahsediyordu. Öğretmenmiş. O zamana kadar ağzından oğlu için çıkan en iyi söz: ‘’Artık bu evden çıkıp kendi paranı kazanman gerek!’’ olmuş. Evet, bu söz oldukça hayra alametmiş çünkü o da, kendine insan olduğunu unutturan o evde yaşamaya daha fazla katlanamayacakmış.


Hatta bir gün, neredeyse bileklerini kesmek için kendini odasına kapattığında annesi, bastırdığı yedek anahtarla kapıyı açıp onu öyle yerde, halının üzerinde elinde jiletle görünce önce tiz bir kahkaha atmış, daha sonra ‘’Bunu bile becerebileceğinden şüpheliyim!’’ demiş.


Bu yüzden de o, kendi başarıyla taçlandırdığı her yarışı, sırf annesine, kendinin de her şeyin dışında bir varlık olduğunu kanıtlamak için bitirmiş. Bunun için koşup birinci olmuş. Bunun için satranç turnuvasında rakibini mat etmiş. Bunun için yemiş, bunun için çıkarmış ve en nihayetinde bunun için büyüyüp serpilmiş. Ve bir gün, annesinin, kafası fırına gömülü cesedini gördükten sonra evden çıkıp gitmiş. Bir daha geri dönmemiş.


‘’Belki de yaralarından tanırlar insanlar birbirlerini.’’, diyordu Ece Temelkuran. Gözümün önünden –mış’lı geçmiş zamanla akıp giden bu anı silsilesi, annemin bana dayattığı ‘’Seni ben doğurdum, benden çıktın. İlla ki bir parçan eksiktir. Yarımdır. Benden iyi olamazsın.’’ fikriyle karıştı. Bir bütün olmaktan daha fazlası oldu. Bu fazlalıkla üstüme çullandı, ben de altında kaldım. Zorlukla nefes aldım.

O gün onu sevebileceğime; hep daha iyisi olamamaya mahkum, yarımlığı annesinin ağzından gelen emirle mühürlü kalbimle, onu gerçekten sevip dinleyebileceğime emindim.


**

‘’Bazen bütün gün yorganı başımdan aşağı çekip uyudum

Bazen de ucuz filmler seyrettim

Günler böyle geçip gitti

Şimdi iyiyim

Sen utanç gecelerinde, ben burada

Hepsi bu kadar, sonrası yok

Unutum gitti geberik,

Unuttum gitti Unutum git-‘’

Radyoyu hınçla kapattım. Bu ağzına kadar dolu hıncın içinde biraz Nazan Öncel, biraz babamdan emanet, hoparlörü vızır vızır öten radyo, biraz da son bir hafta içinde kendime zorla okuttuğum ‘’Mutluluğa Giden Yolda 10 Adım’’ başlıklı, ucuz blog yazıları vardı. Mutluluğa giden yoluma çığ düşmüştü. Tek bir adım dahi atamıyor, hatta kıpırdayamıyordum. Ne kendi sesimi duyabiliyor, ne de daha fazla bağırmaya cesaret edebiliyordum. Ve tüm bunlara dâhil, ve tüm bunların dışında da biraz, Kemal’in kapıyı çarpıp çıktığı günün, evin üzerinden dağılmayan uğultusu kaldı.


Tabağımdaki üç zeytinden kalan yağın üzerine sigarayı bastırdım. ‘’Cosssss’’ etti. Tabağı ve kulağımda çınlayan ‘’cosssss’’ sesini, mutfağın üzerine sertçe kapattığım kapının camında bırakıp odama geçtim. O günden beri salona adımımı bile atamıyor, göz ucuyla da olsa bakamıyordum. Temizlik yaparken bile o odayı es geçmiş, kapısını sıkıca kapatıp kilitledikten sonra anahtarı nereye koyduğumu kendime unutturmak için, üzerine bir bardak soğuk su içmiştim.


Ama yapamadım. Hafızam sivrildi. Getirdiği çiçek saksılarından birinin altına iliştirdiğim anahtarın orada oluşunu unutamadım. Şimdi bir bardak soğuk su daha içeyim. Oh, yarasın!


Defteri elime aldım. Bu eve son kez gelişinin üzerinden on iki gün geçmişti. Ben de bu on iki gün içinde, vakti doldurmak için yapacak en zulüm dolu şeyi bulmuş, bu güne kadar bana anlattıklarını deftere yazıp bu yükten kurtulma işine devam etmeye karar vermiştim. Ama yazdıkça omurgam dikleşmiyor, aksine, günden güne kapalı bir paranteze benziyordum. İçim ekşimiş, dışım o ekşiliği gizleyemeyecek kadar saydamlaşmıştı. Bu saydamlığın mâlum sebebi zımparayı tanıyor, bu zımparaya, taştan da sertliğim üzerinde hareket hakkı tanımış olmama öfkeleniyordum. Yine de özlemim, öfkeme, maçın başında tüm takıma birden kırmızı kart verdirtecek bir pozisyonu dayatmış ve hükmen galip olmuştu.


Kısacası, Kemal’i çok özlüyordum.


Bir suç işler gibi takındığı korkaklığı, kahverengi ceketinin –biri salonun ortasında düşmüş- düğmeleri ve dünyaya karşı tüm öfkesinin açığa çıktığı hep göğe doğru, dimdik uzanan siyah saçları… Bunlara alışmış olmak beni, on iki gündür hiçbir şekilde dolduramadığım bir boşlukta yankılanan sesimle bırakmış, bu boşluğu tanımama, boşluğu daha da oymama ve boşluğun baki kalacağına alıştırmıştı.


‘’Alışmak kanserdir.’’ diyordu bir yerde. Hep o boşluğa parmak sokacak, boşluğu daha da derinleştirecek cümleleri bulup çıkarmış, önüme dizdiğim kitaplarda, özlemin insan yüreğinde kaç parsel arazinin yangınına mal olacağını söyleyen cümlelerin altını çizmiştim. Böylece bu cümlelerin başına ve sonuna gerdiğim kollarımla koca bir haç işaretine benziyordum. Cezam neyse çekecektim. Başıma takılan dikenli taçla şahlanacak, bütün bu acıların sonunda Tanrı’nın katına çıkacaktım. Nihayetinde O’nun kızıydım. Orada pamuktan da yumuşak yatağım beni bekliyordu. Bu dünyanın üzerindeki her acı, sefalet, kemikleri sırtından elle sayılabilecek çocuklar, patlayan bombalarda kolları ve bacakları bambaşka şehir sınırlarına savrulan insanlar, tanklar, tanklar ve daha büyük tanklar… Üzerimizden ve altımızdan aynı anda geçen tanklar. Biri başımızı, biri ağzımızdan düşüp ayağımızda seken fikirleri ezmek için. Hepsi Tanrı’nın katındaki o çok yumuşak yatak içindi.


Yersen.


Yemedim. Boğazıma takılan yumruyu yutkunmak için su bardağına uzandım, bardak boştu. Son bir gayretle, yorganı yatağın diğer tarafına atıp mutfağa yöneldim. Çeşmeyi sonuna kadar açıp suyu doldurdum, bardağı kafama diktim. Çenemden akan damlaları elimin tersiyle silecekken kapı çaldı. Umursamadım. Kaç gündür evdeydim. Muhtemelen psikotik hezeyanlar işitmeye başlamıştım. Böyle şeyler olurdu, çok da şey etmemek lazımdı. Kapı tekrar, iki yumrukla birden çaldı. Ritmini duydum. Kalp atışlarımı dilimin altında hissettim. Kapı bir daha, daha şiddetli bir ritimle ve ardından gelen seslenişle çaldı:


‘’Füsun, orada mısın?’’


Kapıya yöneldim ama adım atamadım. Ne ileri, ne geri. Bardak pembe peluş terliklerimin tam önüne düştü, bir kez sekti, yine de kırılmadı. Geriye mutfak dolaplarına çarpan sesi kaldı.


‘’Füsun? Ben Kemal. Kapıcı, ‘’Evdedir, çıkmamıştır o.’’, dedi. Açar mısın kapıyı?’’


Nefesimi tutup kapı koluna koştum, aşağıya doğru indirdim. Kapıyı açıp geri çekildim. Sadece birkaç nefeslik bir cümleye gücüm vardı:


‘’Hoş geldin Kemal.’’


Kapıda karşılıklı dikildik. Benden bir emir bekliyordu. Başını eğdi. Gözleri sulanmış, parlıyor. Nefesimi yutup ezbere konuştum:


‘’Hadi, gir içeri.’’



(Emin olun öykünün sonu için, herkesten ve her şeyden daha çok heyecanlıyım! Bu heyecanı benimle paylaşmak ve öykünün son bölümünü okumak için; 24 Nisan Cuma gününü bekleyin!)

 

Resim: Figure at a Window, 1925, Salvador Dali

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember