SAYHA - 5

Kapıyı açtı.


Karşımda öyle, demir yutmuş bir demirden de dik, büyük olasılıkla da sert, dikiliyor. Evet, yanlış okumadınız. Bir demir diğer bir demiri kolaylıkla yutabilir. Demirliğinden gocunmaz ve ağzını kocaman esnetir, diğer demiri hammm! yapar. Uçak gelir geliiir ve işte tam da o noktaya, doğru yere iniş yapar. Bu kocaman lokmada demirin içine oturan bir şey, bir ağırlık, demir gibiliğin hiçbir yansımaya bakmadan, yansıtılmadan hiçbir yere, farkındalığı vardır. Ağırlık, fark edilince daha bir ağır olur. Öyle duruyor Füsun. Kapıyı açtığından ve ağırlığını benimle paylaştığından beri daha büyük bir güçle kaldırıyor kamburunu tavana.


Öyledir işte. Demir demiri yutar. Füsun da öyle yapmış sanki, demiri yutmuş. Görmüyorum ama dimdik sırtı. Omurgası dimdik. Üzüntüden evin perdesini bir an aralayamayışını ve sırf beni hatırlatmasın diye artık çayını bile şekerli içiyor oluşunu ödünlemek için sapasağlam duruyor. Oysa ben bilirim, herkesten evvel anlarım ki her sağlamlığın bir tuğla eksiği, sıvasız boşluğu vardır. Dokunmadevirirsin. Dokunmam Füsun.


Evet, ben Kemal. Buraya kadar okuduklarınızdan anlamış olduğunuzu ümit ediyorum. Hikayenin, masalın, kıssadan hissenin mi artık ne haltsa, buradan sonrası bende! Bu kadar dahil olduğum –daha doğrusu dahil edildiğim mi demeliyim- yazının bir kısmında sözün bana gelmesi sizi çok da şaşırtmamış olsa gerek. Ama yazarlar böyledir. Sen bardağı alıp masaya koyarsın, o önündeki kağıda ‘’Bardağı alıp huzursuzluğuyla beraber masaya iliştirdi.’’ yazar.


Ben öyle demedim ve hepsi senin uydurman Füsun. Ben öyle bakmadım Füsun. Ben seslenmedim Füsun. O iliştiğin benim kalbim değildi! Füsun!


Her şeyi tüm detaylarıyla, öyle güzel süslemiş ki hiçbir gerçeğe alan kalmamış. Oysa gerçek önemlidir. Sınırları çizer. İnsanı, kendini doldurup doldurup taşırmasından kurtarır. Psikolojide düşünce ve algının sağlamlığı insanı, fabrikada fazla mesai yaptırıp üzerine üç paket sigara içirten soğuk gri psikolog koltuğundan kurtarır. Tabii bunlara inanıyor olsaydım aldığım her tür psikolojik yönelimli terapiden, en azından bir sıkıntı balonum patlak şekilde çıkardım. Terapiler iyileşeceğine inananlar içindir. İyileşeceğine inananlar da zaten terapiye gitmez. Terapiye, kafasındaki sıkıntı balonlarından dolayı nefes alamadığını söyleyen, bari biri patlasa da alana hava yayılsa diyen, balonun içindeki o ağız kokusu dolu havaya muhtaç insanlar gider. Bunları nereden mi biliyorum? Çünkü sadece okuyorum ve hiçbir şey hissedemiyorum. Sanırdım ki bu hissizlik dolu hastalık önümüzdeki yılların tüm insanlığına bela olacak, ben de onların arasında, yine onlardan ayrık olduğumdan ‘’BANA BAKSANIZA KALBİM NASIL ÇARPIYOR LAN!’’ diye çatılara zıplarken kahkahalar atacaktım. Öyle çok hissedecektim ki bulduğum her insana sarılacaktım! Ama öyle olmadı.


Bir gün uyandım ve tüm hayatım değişti. Değil.


Öyle şeyler masallarda bile olmaz. Ve bu bir masal bile değil. Bu hiçbir şey değil. Bir gün uyandım ve bir daha hiç uyanmak istemeyeceğime emin olarak yastığı kafama bastırdım. Yaşıyor olmaktan daha ağır bir şey varsa, o da yaşıyor olduğunu tekrar, tekrar, tekrar ve Allah kahretsin ki tekrar hatırlamaktır!


Tüm bu anlatılanların, yani sizin bundan önce okuduklarınız ve benim de sizinle beraber okuduğum her şeyi, günü gününe, o kırmızı deri kapaklı, iki bin on yedi yılının ajandasına yazmış. Neden üç yıl öncesinin ajandasını seçti bilmem ama belki de beni maziye, beni eskimişliğe, tarihi geçmişliğe, ‘’Bozulmuş mu bu? Tadına baksana bi!’’ye yakıştırmıştır. Aslında neremden baksanız öyleyim. Ne bu takvimin, ne Mısır takviminin, ne Güneş ne Ay! Hiçbirinin insanı değilim. Tüm zamanın dışında ve tüm zamanlara içkinim. Bunu geçelim.


Soğuk bir kış günüydü. Ocak sonu olmalı. Öyle hatırlıyorum. Füsun, kafamı toparlayamıyorum çünkü bana hâlâ öyle, hâlâ boş, canı ağzından düştü düşecek gibi bakıyorsun. Müsaade edersen nasıl tanıştığımızı anlatacağım.



Bilsinler. Herkes bilsin. Sen de öyle isterdin. Geçmiş zamanın üzerinde ne de güzel uzanıyorsun ama! Güzelliğinden şüphe duyduğum tek bir an olmadı. Geçmişte de, gelecekte? Bilemiyorum. O gün de, soğuktan titreyerek ve eldivenini sağ cebine –delikti- koyarak girdiğin kütüphaneden yine aynı hırsla, koltuk altında kitap dolu çıkışındaki acelende, soğuk göğe imza gibi üflediğin nefesinin havada dört buçuk saniye kalışında da güzeldin. Yarı zamanlı çalıştığım dükkânın önünde, sabah mesaisine başlamadan önce art arda içtiğim sigaraları köprüden aşağıya sallarken bir gün seni görmüş ve neye böyle sevinçle baktığını anlayamadığımdan kalakalmıştım. Kafan önünde, elindeki bir şeye kilitli, ağzının içindeki tüm dişleri saydıran gülüşünle bana, eksikliğini hissettiğim ama asla tanık olmadığım bir şeyi hatırlatmıştın. İnsan hiç bilmediği bir yeri, hep ulaşmak istediği o yuvayı hiç aramıyor ama bulduğunda da onun neye benzediğini artık anlıyormuş. Bu hissin peşini bırakamazdım. Çünkü o güne kadar hayat bana, izini sürecek bir sebep, savaşacak bir meydan vermemişti. Sen benim, bu hiçbir şekle oturmayan yaşamımdan ilk kaytarışımdın.


Ama sadece bu kadar, Füsun. Bundan fazlası değil.


Sen de beni fark ettin. Benim fark etmemdeki o ilahi anlamlar yoktu seninkinde. Ama fark ettin. Kafanı çevirip bir kez bana, öyle baktın. Öyle işte. Sen güzelce tarif etmişsin, ballandırarak anlatmışsın, benim tekrarlamama gerek yok. Ben ancak okuyucularımızı şu gerçeğin ayırdına vardırabilirim: Senin kapını çaldım.


Bıkmadan, usanmadan, önce utana sıkıla, sonra büyük bir iştahla her gün bu bayırı çıkıp on altı numaralı dairenin önünde durdum. Önce kendime, sonra kaderime gülümsedim. Sana bu gülümsemelerin sonunda ne mi düştü? Hep kötü bir haberi getirir gibi eğdiğim başım ve sürekli aşağıya bakan gözüm, burnum, ağzım ve hatta kulaklarım.


İnsan, bir diğer insana nasıl davranacağını ailesinden öğrenir. Benim ailem annemden ibaretti. Kapıyı açar, misafirlerini karşılar ve donuk suratından bir an olsun ödün vermezdi. Kahkaha atarken bile hiçbir mimiğinin oynamadığına yemin edebilirim. Beni ellerimden tutup yürütürken iki adımdan sonra ellerimi bırakır, düşüşümü izlerdi. Derimin sertliğinden mi, beni bir daha tutup kaldırsın diye mi bilmem ama gıkım çıkmazdı. Her seferinde kaldırırdı beni böylece, her seferinde daha büyük bir şiddetle düşerdim betona ben de. Ve sonunda ağlardım. Sevgisine layık olmak için. Beni ‘’bamm’’ diye düştüğüm betondan kaldırıp ‘’bamm’’ diye sarıp sarmalasın; güzel oğlum, canım oğlum desin, yeri dövsün, yeri cimciklesin, canımın acısının intikamını yerden alsın isterdim. Ben sevginin asık suratla, ağlayıp zırlamayla, hatta ayakları olduğun yere vura vura, tepine tepine, çekiştire çekiştire alınan bir şey olduğunu annemde öğrendim Füsun. Sen de annem gibisin. Öyle sandım.


Ama sadece bu kadar Füsun. İnan daha fazlası değil.


Günler böyle geçip gitti. Ben ayaklandıkça sen itecek ve her kalktığımda daha büyük bir şiddetle dibine çöktüğüm hayatından beni, gün gelince kendi ellerinle def edecektin. Ama öyle olmadı. Planlarımı altüst ettin. Benden başka bir şey düşünemez olduğunu, evine her geldiğimde vanilyalı deterjan kokan bembeyaz perdelerinden anladım. Her gün inatla şu ayağı kırık sandalyeye çıktığını ve kendini ‘’Pis bunlar, renkleri atmış iyice!’’ diye kandırdığın için perdeleri kornişlerden ağır ağır, usulca, bir gözün camdan dışarıda, ağır ağır, iki gözün de camdan dışarıda, usul usul, ağır, beni beklerken öylece, sıyırıp aldığını anladım.


Açıklarını ve tüm zaaflarını kâğıda bu kadar açık sözlülükle yazdığım için özür dilerim. Hayat bana bir gözümle önümdeki yola, diğeriyle karşıdaki yolda yürüyenin gözlerine bakmam gerektiğini öğretti. Böylece tehlikeden uzak, kimsesiz, muhtaç olmadan ve kimsenin de bana muhtaç olmadığı bir hayat yaşadım.


Yaşıyordum.


Senin muhtaçlığın beni omuzlarımdan tutup sarsıncaya, gece kâbuslarıma girip gırtlağımı sıkan iki nasırlı, büyük, kocaman ele dönüşünceye kadar.


Birbirini dinleyen ve hayatın uzattığı yollarının bir yerinde kesişen iki insandan başkası değildik Füsun. Bundan başkası olmamızı istediğini sana Füsun diye seslendiğim o gün, gözlerinde biriken yaşları elinin tersiyle silerken boğazına oturan yumruyu saklamak için, başını bir an bile kaldırmayışından anladım. İşte o gün karar verdim. Planı yaptım. Seni daha da sabırsız ve içinden çıkamayacağına inandığın bir yasa ittim, tüm çare kapılarını ardımdan çekip kilidi yuttum. Seninle ilgili her şeyi, işte o gün unuttum.


Kapını çaldım. Açtın. Dimdiktin. İçeri çağırdın. Girdim. Kamburunu gördüm. Öyle midem bulandı ki senin mutfağa gittiğin bir ara kendimi banyoya atıp suyu sonuna kadar açtım ve klozete kustum. Sifonu çektim. Yüzümü yıkadım. Kendine gel, dedim. Kendime geldim. Çay demlemişsin. İçtim, şekersiz. Bırak yenisini ben koyayım, dedim. Bıraktın. Bırakırken Füsun, çay bardağını elime verirken parmaklarıma dokundun. Midem bulandı, öyle bulandı ki! Biraz sonra olacakları düşünüp kendimi sakinleştirdim, ağzımı sonsuzluğa doğru uzattım. Yani insanca söyleyecek olursam Füsuncum, sanırım o an sana gülümsedim.


Mutfağa gittim. Çay bardaklarını tezgâha bıraktım. Çekmeceyi açtım. En sivrisini aldım. Neyin olacak? Tabiki bıçağın. Derin derin soluk aldım. İki elimle kavradım. Tamam, vicdanlı olmakla ilgili bazı problemlerim vardı ama, ilk defa bir insanı öldürecektim. Bu heyecan, kalp çarpıntısı, baş dönmesi. Olsundu artık o kadar. Aşık olduğunu söyleyen insanların fizyolojik benzetmeleriyle birebir hissettiğim bu şeyin adı, birini öldürme arzusuydu. Bu arzuyu bileğime güç diye yükleyip salona doğru geçtim, benim adımlarımı duydun. Neden arkana bakmadın Füsun? Baksaydın; acıyan, korkan, soran gözlerle bir kez olsun dönseydin kıldan ince boynunla, o boynu lime lime etmeme engel olurdun. Belki. Ama yapmadın. Ben de sana acımadım. Aynen televizyonda izlediğim gibi gelişti. Enine, uzun bir çizgi çektim boynunun. Hırıltılarını duydum. Boynunu tutan elimi sıkan, incecik parmakların. Parmaklarının ucunda biriken donuk kan. Kanın önce tazyikle, daha sonra usulca ve rengini koyultarak, en sonunda da yer yer donup yer yer son pıhtılarını göstererek boynundan akışını seyrettim. Tüm romancıları kıskandıracak, tüm ressamların ağzını sulandıracak tablo gözlerimin önündeydi işte! Benden hayatını geri isteyen gözlerinle, canının az önce çıktığı aralanan ağzınla karşımdaydın. Sanatçı bendim, sen de benim eserim.


Bundan sonra sana ne olacağı, kızıla bulanmış boynun ve rengini seçemediğim pijamalarınla sana ne yapacağım, sanıyorum ki bunu okuyacak olan hiç kimseyi ilgilendirmeyecek. Öyleyse sonlandırıyorum. Sen de lütfen bana öyle bakmayı kes artık Füsun.


Hatırla. Şöyle diyordu elime tutuşturduğun, sevgiyi öğreneceğime emin olduğun kitapta:

‘’Bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse, insanın yapamayacağı şey yoktu.’’


Ben, Kemal, bunlardan ikincisiyim Füsun. Kayıtsızım. Yazdığın onca sayfa ve elini sürdüğün her şeyle beraber, bu evle birlikte tabii ben de, hiçbir iz bırakmadan kendimi sıyırıyorum dünyanın üzerinden. Ya da altından? Artık fark etmez. Etmez Füsun.



-SON-



 

Sevgilim, biriciğim Adem’e;

Aklımda uçuşan fikirleri bazen korkutup kaçırmaktan korkarak usulca, Bazen kaçmalarından korkarak zıplaya zıplaya topladın.

Şaka değil. Sen olmasaydın bu öyküyü yazamazdım.



 

Resim: Marlene Dumas