DÖNÜŞMEK VE DEĞİŞMEK ÜZERİNE

Ben o hayallerimdeki “büyük sanatçı” olamayacağım belki. Ama sen herkesin doldurmak için can attığı yarım kalan bir sanat eseri olacaksın. Bir gün benden bağımsız biri tarafından doldurulacaksın. Benden bağımsız tamamlanacak olman canımı yakıyor.


Senin yıkandığına inandığım o kutsal nehirlerde ben içimdeki pisliği temizlemeye çalışacağım. Hiçbir zaman senin kadar temiz, berrak ve gerçek olamayacağım. Senin kadar temiz olamamak canımı yakıyor. Ama asıl acı verici olan kendi kirim değil, bir türlü aynı yerde olamayacak olmamız. Aynı kulvarlar yasaklı bize. Aynı cümlelerin içinde birbirinden farklı kelimeler olamayız. Aynı satır başlarında nefes alamayız. Ölüp ölüp tekrar birlikte dirilemeyiz küllerimizden. Senin ateşini harlarım. Benim ateşimi harlarsın. Nasıl da korkutucu. Nasıl da drama.


O çok inandığım varoluşçuluk da kurtarmaz bizi. Sartre’ın klişe mide bulantısına dönüşürüz, sonra onun da dediği gibi “bulantı biz oluruz” İlkel sohbetlerin cahilce sona erişlerinde, o entellektüel Bukowski alıntılarında araya giren virgüllerde, şeffaf bir kül tablasına dönüşürüz. Dönüşürüm. Loş barların kepenlerini kapattıkları anlarda değişiriz. Değişirim. Ben dönüşmeyi de değişmeyi de seninle öğrendim. Benimseriz. Benimserim.


Senin yıkandığını inandığım o kutsal nehirlerde ben gözlerimi unuttum. Gözlerimi unuttum gözlerimi. Uzun zamandır, şöyle bi’ rahat nefes alıp, zevk alarak izlediğim hiçbir insan olmadı. Taşıyorum ben hepsini bu bedende. Gözlerim, kulaklarım, seni gördüğüm son günden sonra hepsi ancak “misafir” oldular bana.


Melankoli ya da romantizm değil bu. Gerçeğin ta kendisi. O gerçeğin içinde olmak, bunların hiçbirinin bir hayal ürünü olmaması canımı yakıyor. Hepsi gerçek, biliyorum. Ben sadece olmayacak methiyeler diziyorum. Dizerim.


İma etmiyor, açıkça söylüyorum: Ruhumda bir acı var. Senin varoluşunun bende yansıttığı bir acı bu. Evrenin bize sunduğu enerji, felsefe üzerine derince düşünmeler, kendimizi sürekli olarak eğitmek de kurtarmaz artık bizi. Beni. Ben eğitilmişlerin şehrinden geliyorum. Evcilleştirilmişlerin şehrindenim ben: Susmayı çok iyi beceriyorum.


Evet, korktum. Ama artık bu korku da teşvik etmez bizi. Beni. Varmak istediğim tek nokta şu: Bedenimin beyaza keseceği, buz gibi tenimle “yaşayanların” hemen evlerine dönmek istemelerine sebebiyet vereceğim o an. Ölüm melankoli ya da romantizm değil. Demiştim ya, nasıl da korkutucu. Nasıl da drama.


Uykudan uyanıp tekrar uykuya dönerkenki o yorgunluk, o sakinlik kurtarmaz artık bizi. Derdini anlatmak için oturulan o alkol sofraları, birkaç cesaret verici cümle, bir iki güzel gülüş, samimi bir akşam... Kurtarmaz bizi. Kurtaramaz bizi. Beni. Ben hala kendimi senden ayrı yazamıyorum.


Senin yıkandığını inandığım o kutsal nehirlerde ben zihnimi unuttum. Zihnimi unuttum zihnimi. Oysaki sen almıştın bir çocuğu, elinden kaldırıp “Bak çocuğum,” demiştin, “burası dünya.”


Bak, burası dünya. Üzerine bastığım bu yeryüzü cehennemi kurtaramaz artık bizi. Beni. (Ben onu tanıdım.)


Ben biliyorum senin geçtiğin sokakları, mutsuzken kurduğun cümleleri, depresyonun gri halini, belirsizliği, soğuğu ve soğuğun da soğuğunu. (Ben onu gördüm.) Fakat bilmek de artık kurtarmaz bizi. Beni.


Ben hala kendimi senden ayrı yazamıyorum.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember