SİSİFOS DÖNGÜSÜ

Havva’nın gönlü neden düştü Adem kişisine?


Ne diye araladı perde-i meşki?


Milyarlarca evladını açtığı od çukuruna düşürme fikri, hiç mi ürpertmedi tenini? Bilemedi mi ki, atladığı uçurumun karnı doymak bilmeyecek ve bütün insan soyunu da çekse volkandan sinesine, soğumayacak içi yüzyıllar boyu?



Suçlayacak hiç kimsem kalmadığından, kızgınlığım Havva’ya... Bir peygamber kadınına bile sitem etme cüretine erişen dilimi terbiye edemedim ezelden beri. En iyisi limonlu ıhlamurla doldurulmuş porselen bir bardak tutuşturmak bir süredir bana ait değillermiş gibi davranan ellerime ve açmak pencereleri o buz gibi havada sonuna değin.


Diyorum ya, ellerim sanki bana ait değil bir süredir, pencere kenarına tünemişken bırakıveriyor porseleni camdan aşağı. Tok bir kırılma sesi duyuluyor sonra. Ellerimi... Karbeyaz bulutların arasından pencereme vuran çiğ ışık huzmelerine uzatıyorum onları. Gün parmak aralarımdan mı süzülüyor yüzüme nedir? Gülümsüyorum. Sıcak bir avuç içi konuyor çelikten enseme.


“Bana karşı cömert olmayı ne zaman öğreneceksin?” diyorum güneşe bakarak.


“Yüzünü gösterir gibisin ama bir şeylerin arkasına gizleniyorsun hep, aydınlatıyor, ama ısıtmıyorsun işte.”


Kendime gelmemi istercesine ışıyor yüzüme. Kendine gelmek şu raddede, bir atın arka bacaklarını kesip öncekinden daha hızlı koşmasını ümit etmek gibi benim için. Gıyabımda ümitsiz vakaymışım gibi konuşmak son günlerde en çok yaptığım şey. Porselen bir bardağı kırdığımda, kaldırıma takılıp düştüğümde, ocaktaki yemeğin dibini azıcık tutturduğumda ve eskisi kadar gülmediğimi fark ettiğimde, istemsizce yargılıyorum benliğimi. Birkaç kez aynadaki aksimle yüz göz olmadım da değil hani.


Pencerenin dışındaki, kişisel gelgitlerimden, düşüşlerimden, kalkışlarımdan ve hayıflanmalarımdan bihaber dünyayı seyre dalıyorum bir süre. Yan komşunun çilli oğlu Melih kedileri kovalıyor, yoldan geçen yaşlı bir teyze işaret parmağını sallıyor Melih’in haylazlıkla gülümseyen yüzüne. Bağırırken, takma dişlerinin damaklarından ayrılıp asfalta düştüğünü hayal edip kendi kendime sırıtıyorum. Hemen karşıdaki parkta didişdikleri aşikar olan bir çift görüyor, oğlanla kazara göz göze gelince perdeyi çekiyorum.


İşte bu, penceremin dışında, her ayrıntıya rağmen devam eden hayatların olduğu gerçeğinden nefret ettiğim an. Dilimin ucuna, öteleyemediğim iki kelime iniyor arkamdaki koltuğa boylu boyunca uzanırken.


“Sisifos döngüsü...”


“O da neyin nesi?” diye homurdanıyor ayak ucumda oturan babam. Tavana diktiğim gözlerimi ona çeviriyorum mübalağalı bir şaşkınlık ifadesiyle. Babaların da bilmediği şeyler oluyor, bakın şu işe.


“Sisifos, Zeus tarafından, büyüüüük bir kayayı bir tepenin zirvesine kadar yuvarlamakla lanetlenmiş bir kraldır” diyorum, yalancı bir bilgelikle parıldayan yüzümü okşamak için uzanıyor babam. Az evvel çelikten enseme konan elleri kemikli çehremde dolanırken bana bile yabancı gelen bir kahkaha yükseldi boğazımdan.


“Sisifos, o kayayı zirveye taşımakla lanetlenmiş. Hem de sonsuza kadar!”


Sükunet içinde okşamaya devam ediyor babam bir ateş parçasına dönen yüzümü.


“Sonsuz çok uzun bir süre değil mi?”









Fotoğraf: Erwin Blumenfeld

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember