SU ALAN BALIK

Hafif esen rüzgar tenindeki idrakını tamamlar tamamlamaz çok sevdiğin yelkovanın her güne bir bedel yazan saatleriyle haşır neşir oldun. Bahçeye çık. Görüyor musun? Bak. İyice bak. Yaşam nasıl da akıp giden bir plan. Nasıl da kusursuz bir eylem. Gri bulutlar su almaktan paslanmış evlere benzermiş kimi zaman. Öyle derdi babaannen.



İlk hayal edişin ne zaman başladı? Oysa su alan bir ev ne anlama gelir hiç bilemedin. Bu eve ilk taşındığınızda ne ev, ne sen, ne de annen su almıyordu. Su alan tek şey denize doluşmuş balıklar ve ardında bıraktıkları yuvarlak baloncuklardı. Şimdi o baloncukların içindeki nefese ereceğiz seninle. Silahının ucuna susturucu tak ki kimse duymasın. Doğruyu, yanlışı ve ismin önündeki sıfatları yitirdin çünkü. Bazen öyle olur. Aklındaki şeytanlar ehlileşmeye başlayınca etik yerle bir olur.


Bu bahçedeki uzun duvarların ardında bir plaj var. Hatırlıyor musun çocukluğundaki o plaj anısını? Hatırlıyorsun tabii. Deden, anneannen, senden yaşça büyük kuzenlerin, soy ağacında bulunan kim varsa seneler seneler önce bu plajda oturup gülüşlerinizi kumlara tutturmuştunuz. Ne mutlu bir gündü! Oysa sen daha o zaman uyumsuzluğu tüm vücudunda akan kanda bile hissediyordun. Hatırlıyor musun, bir köşede oturmuş elinde göğüslerine damlayan karpuz suyuyla yaşamı irdeliyordun. Olduğun yeri, saçlarından parmak uçlarına kadar geçen zamanı, babanı, anneni, babaanneni, tüm zürriyetini...


İrdelemek ve baka baka tüm anlamları değiştirmek senin yaşamındı. Sessiz çocuk derlerdi sana hep. Sessiz ve kapanık çocuk. Sessiz ve kendine doğru kapanan çocuk Sezen. Daha doğar doğmaz varlığına tanımlanan bu kapanıklık seni bir hayli inci olmaya zorlamıştı. Sessiz, içine kapanık ama bir o kadar da inci çocuk Sezen. Plajda oradan oraya koşuşan ailen, bazen kaçan bazen yakalanan pembe top, rüzgarda ayaklanıp sonra hemen sönen kum taneleri ve senin aklındaki soru işaretleri.


Hatırla o günü. Mutfağa git, bir çay al kendine.


Bahçedeki masaya otur. Hatırla Sezen. Hatırla.


Şimdi tam kırk üç yaşındasın. Birçok kadının birçok evden kaçıp gittiği yaştasın yani. Önündeki eskil desenli bardaktan çıkan buharın gözlüklerinde bıraktığı buğudan hatırla plajı. Ne sıcak bir gündü. Uzun uzun denizi seyrettin. Bunca devasa bir suyun sonu olup olmayacağını kestirmeye çalıştın. En uç noktaya, görebildiğin en uç noktaya kadar baktın. İşte şurada Rusya. İşte çizgiler. İşte deniz üstünde uçuşan martılar. Üzerine iz bırakıp duran karpuz.


Akrabalarının sesi tüm semti deliyor. Herkes neşeli. Annen seni çağırdı. Gitmedin. Gitmek istemedin. Annenin teyzelerinle kurduğu yuvarlağa girip o hayatın bir parçası olmak istemedin. Böyle donuk gülmek istemedin. İnceledin sadece. Önüne gelen her şeyi inceledin.


"Sezen, kızım gelsene biraz. Ne o orada öyle durup bakıyorsun sadece? Bak gez dolaş."


"Ayten bu kızın neyi var, niye böyle?"


"Sadece biraz içine kapanık canım. Neyi olacak."


Bu konuşmaları dinleyip yalnızca güldün. Güldün değil mi Sezen? Ne hissettin? Ne hissettin de sonrasında onlar oldu?


Neredeyse bitmiş karpuz kabuğunu yere koyup ayaklandın. O an yalnızca ne duyuyordun? Kuş sesleri, güneşin tenini yakışı, saçlarındaki yumuşaklık. Bıkkınlık Sezen. Anlaşılamıyor olmanın verdiği bıkkınlığın sesini duymuştun. O yüzden mi kapadın kulaklarını bir süre. Fark etmediler ama seni. Toplar havalandı, dedikodular yerli yerinde, yaşıt kuzenlerin koşturuyor ve sen kumsalın orta yerinde kulaklarını kapamış denize bakıyorsun. Çocukken daha az hisseden kalbin neler duymuştu o gün? Nasıl incinmişti?


Defteri kapatıp bir sigara yaktım. Kırk üç yaşında ve kendime her şeyden daha uzağım. Hava kararmaya başlamış. Yağmur gelecek, bulutlardan belli. Sigarayı atıp defterle birlikte içeriye giriyorum. Pencerenin önündeki masaya oturup defteri açıyorum. Gözlerimi kapatıyorum, kapatıyorum, kapattım. Hatırlamak ve hiç unutmadığını görmek ağrı anlamına geliyor çünkü.


Güneş hâlâ yakıcı. Ses hâlâ yüksek. Senin neyin var Sezen? Neden böylesin?


"Sadece kendim olmaya çalışıyorum."


Evet, sen yalnızca kendin olmaya çalışıyorsun. Aynı böyle söyledin. Defalarca kez. Bağıra bağıra.


"Yalnızca kendim olmaya çalışıyorum."


Bütün gözler sana döndü. Baban yavaşça sana doğru yürüdü.


"Sezen, kızım..."


Adımların daha uzundu babandan değil mi? Koştun. Var gücünle. Denize Sezen. Doğduğun yere, geldiğin yere koştun. Seni tanımlayan tek gerçek şeye, suya koştun. Suyun ağzını öptün, dilini konuştun. Çığlıklar vardı o sıra. Suya atlayan amcan, baban, annenin fenalaşması, teyzenin telkinleri...


Sudan çıktığında balık oldun mu?


"Derin derin nefes al kızım. İyi olacaksın. Ayten ambulansı arayın!"


O günden sonra hayatın hep kliniklerde geçti. O günden sonra herkes senin aklını tamir etmeye uğraştı. Yalnızca kendin olmak isteyişini düzene koymaya çalıştı. Oldu mu Sezen? Söylesene balık oldun mu?


Yirmi yaşına geldiğinde öldü baban. Adamcağız kahrına mı dayanamadı yoksa? Hayır. Ondan sana bir eski silah kalmıştı hatırlıyor musun. Tek evlat olmanın şerefine ondan yalnızca bir silah armağan kaldı sana. Evden ilk yirmi üç yaşında ayrıldın. Anneni ilk yirmi üç yaşında terk ettin. Ara ara aramıyor mu seni? Sen izin verdiğin kadar sokulmuyor mu sana? Annenin içi artık çok su alıyor Sezen.


Silahın ucuna susturucu tak. Tak ki kimse duymasın. Seni en eski ağrılarınla yüzleştiriyorum. Geçmişini yıkıyorum ki yepyeni bir ev kurabil kendine. Silahın ucuna susturucu tak Sezen, tak ki kimse ürkmesin. Kırk üç, tamı tamına gitmek için ideal bir yaştır ama ölmek için olmayabilir. Yukarı çık hadi. Ahşap masadan kalk. Kat kat sarıp sakladığın silahı al eline. Orada baban var Sezen. Annen var. On birinci yaşın var. Denizin suyu var. Son bir kez bak ve fırlat onu. Köpeklere oyuncak olsun. Kurşunlarını toprağa göm. Bırak artık kendi yakanı Sezen. Bu taşla o dere geçilmez.

Elime aldığım silahı bez baskılı çantaya koyarak üzerime yeşil hırkamı aldım. Bir elimde defter, diğer elimde silah. Plaja yürüyorum. Suyun diline bırakacağım bu silahı. Son bir kez yazdıktan sonra defteri de yüzdüreceğim. Geçmişimden hiçbir parça kalmasın diye. Yürüyorum. Birkaç adımda oradayım. Denizin tam önünde durup bir şarkı tutturuyorum. Önce silahı atıyorum. Atıyorum. Attım.


Hayat nasıl da akıp giden bir yol değil mi Sezen? Nasıl da dönüyor evren denilen yuvarlak. Ne çok savrulup ne çok patladın işte en sonunda buradasın. Bütün kelimeleri suyun diline bırak, akıp gitsin.


Sen Sezen, balık olmuşsun.


Sen, balık oldun.

 

Resim: Henri Matisse

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember