TAKLA

Küçük beldemizin, tek lakabı olan "Takla Metin" ağabeyimiz. Soyadı bilinmediği için mi yoksa Takla güvercinler yetiştirip onları kendi evlatları gibi bakıp, besleyip, büyüttüğü için mi söyleniyor, bilmiyorum. Benim 13 yaşlık jenerasyonum buna yetmiyor. Fakat Takla Metin ağabey kafasının eksik olan tahtalarının yanında süper adamdır. Cebinde metelik yoktur. Saygı ve sevginin para ile olduğu mahallemiz ona cebindekiler için saygı duymaktansa günün belirli saatlerinde, beldemizin gökyüzünü takla güvercin güzelliği ile donattığı için üstün saygı duyulmaktadır.

Gariban adam, Takla Metin ağabeyinin arada sırada dört kişiyi geçmeyen damlı ziyaretlerimizden birindeydik yine. Takla Metin ağabey bir yandan bize güvercinleri nasıl ehlileştirdiğini anlatır, coğrafyamıza uygun olmayan zehir gibi çay koymaya gittiği sırada da bize türlü Anadolu efsaneleri anlatırdı.

"Ben hiç evlenmedim çocuklar. Hiç de düşünmedim. Benimle evlenecek kadının, güvercinlerim'le de evleneceğini pekala bilmesi gerekir. Şunları bakın hele ne güzeller, koynumuza girecek değiller ya, onlara vakit harcanacak, saatinde yemekleri, suları verilecek sonra günlük edilmesi gerek güzel latifeler edilecek ardına da Özay Gönlüm'den Cemilem çalacak, pek severler. Cemile'yi duyunca bülbül gibi guklarlar. Özel hayvanlar bunlar çocuklar. Hayvan dediğimi duymasınlar aman alınıverirler. Hepsinin ayrı ayrı bir adı var. Bak şu simsiyah olan Pehlivan, Şu paçası beyaz olan Nermin, bak bu saçlı Özay, bu Kehribar, bu barış gerdanlı bunun adı Zeytin, şu oynak olan Kezban, şu bembeyaz olanda Aykız... Hepsinin kendine özel isimleri var isimlerini söylemezsen, ne takla atarlar, ne yemek yerler..."

"İsimlerini nasıl tutuyorsun Takla Metin Ağabey hepsinin" gibi patavatsız bir soru sordu hayvan düşmanı Ali Cengiz. Takla Metin Ağabey sabırlı, eksik adam. Safça cevap verir.

"Hepsinin kendine göre rengi, guguklaması, taklası var. Nasıl unutur insan. Sen arkadaşlarının adını unutur musun? Hepsinin kendine göre bir tavrı, bir yüzü var. İnsan sevmediğini unutur cancağızım.

Bir de kanatlı cennet kuşlarını her gün seveceksin, küser de uçmazlar yoksa. Kibar canlılar vesselam. İnsan gibi değil, sevgiden saygıdan anlıyorlar. Karşılıksız bırakmıyorlar. size bir çay koya'm ben." der demez yüzümüze ekşimeler düştü. Yine kaçak yollarla soktuğunu sandığımız, büyüyünce anlayacağımız kaçak çayları ince belli bardaklara doldurmak için. Ara vermeden de başlar bir güvercin hikayesi bulup anlatmaya.

"Nuh Peygamber dönerken, zeytin ağacının bir dalını güvercinin ağzına tutuşturmuş, insanlara göndermiş, barış ile geldim diye. Çok akıllı bu güvercinler, peygamber elçiliği yapmış, paşa postacılığı yapmış hatta çoğu zaman attığı taklalarla, Kemal Paşayı mest etmiştir. Siz bilir misiniz Kemal Paşayı?"

"Ben bilirim, annem bi kere tatlısını yapmıştı" dedi aramızda ki en zevzek, en gereksiz Ali Cengiz.

"Tatlı olan değil akıllım. Ülke kuran Kemal Paşa..." tatlı tombul bir gülüş bıraktı içimize bizde onunla güldük, Ali Cengiz hariç.

Çaylarımızı kahırlarla yudumlarken Takla Metin Ağabeyi tekrar konuşmaya başladı.

"Size bugün özel bir şey öğreteceğim çocuklar. Bu güvercinler insan kadar nankör olmadığı gibi onlar kadar akıllı da değildir. Kapaklarını açınca bir özgürlük rüzgarı eser, kanatlarını sonsuz çırparlar ama bir şey beklerler Metin babalarından, bir komut. Konuşarak anlaşamayız ya... İyi dinleyin veletler; bir kısa ıslık çaldım mı, toplu halde daire çizmeye başlarlar. Bir uzun ıslık çaldım mı tek takla atmaya başlarlar, iki kısa ıslık sürekli takla anlamına gelir ve son olarak ve en önemlisi de iki uzun ıslık çaldım mı da şehri turlayıp kafeslerinize dönün anlamına gelir. Çok değil ama bu dört komutu anlayacak kadar akılları basar. Bunları bana babam öğretti, e benim çocuklar olmayınca size anlatıyorum işte. Uçuralım mı, melek kanatlıları?"

Koro halinde "Eveeet!" diye inledik. Takla Metin ağabeyin yüzünde tombul bebek gibi bir sırıtma belirdi. Çayının ve sigarasının son katranını çeker çekmez ayaklandı aynı yüz ifadesiyle.

Tek tek kafesleri açtıktan sonra saldı melek kanatlıları. Boynumuz kırılacak gibi kaldırdık başımızı güvercinlere diktik.

İki elinin işaret ve baş parmağını ağzına götürerek bir kısa ıslık çaldı, vay canını, güvercinler nizami şekilde daireler çizmeye başladılar. Dört tur attıktan sonra damlı evlerin üstünden, iki kısa ıslık duyduk, güvercinler sanki birbiriyle yarışır gibi takla atmaya başladılar. Deli gibi bir kendi etraflarında dönüyorlar, bir taştan evle kaplı şehrimizin üstünde... Bu olaydan etkilenip istemsiz ellerimiz şak şak şak şaklıyor, Ali Cengiz, Namık, Kemal ve ben sevinç içinde sırıtıyoruz, içimizde uçmak isteği, uçarken takla atma ve melek kanatlı olmak geliyor içimizden. Bu heyecanı ve ağrıyan enselerimizin sonunu Takla Metin ağabey, iki uzun ıslıkla son verdi.


Güvercinler şehri turlayıp teker teker dama geldiler. Takla Metin ağabey bir köşede tutuğu yemleri çıkarıp serpmeye başlamasıyla güvercinlerin de güldüğünü fark ettik.

Güvercinler yemlerini yerken Takla Metin ağabey "Hadi bakalım marimurlar, bugünlük bu kadar eğlence yeter. Analarınız merak etmiştir, yemek vakti yaklaştı. Sonra yine gelin ha size masallar anlatayım. Cennet Güvercinlerinin hikayesini çok seversiniz kekolar. Hadi bakalım, babalarınıza selam söyleyin."

Zehir gibi çaylardan bir yudum almadan, içimizde patlayıp duran sevinç dalgalarıyla evlerimize dört arkadaş, eller birbirimizin omuzlarında dağıldık.

Eve girer girmez, yemekten önce annemin zılgıtını yedim, ellerimi zorla yıkayıp, babamın küçük uykusunda bile belediye başkanı ile şehrin sosyal geleceğini inşa ettiği uykusundan uyandırdım.

"Baba, sofra hazır. Kalk hadi"

"Tamam, kalktım eşek oğlu eşek"

Annemin taşların üstüne dört kat serdiği halıda kurulmuş sofranın başına oturduk. Babam da gelince yemeğe başladık. Annem şehirli kadın ahesteleriyle;

"Günün nasıldı?"

"Yorucu, seçime üç yıl var, nasıl oy toplasam-ın peşinde başkan."

"Aman hep aynı şeyler işte. küçücük belediye, karşısına kimse çıkmayınca seçiliyor. İki dönemdir öyle olmadı mı?"

"Öyle de, eftikli adam işte. Sen n'aptın oğlum bugün."

"Kaymakam olmak için okula gittim. Sonra Takla Metin Abiye gittim. Çok selamı var sana."

"Aleykümselam, bi de bu Metin çıktı başımıza..."

"Hayrola bey?"

"Başkan tutturdu illa, 'belediyenin önünde güvercin uçuralım, millet sever böyle şeyi' diye. Neymiş efendim, büyük şehirde görmüş de, bizim neyimiz eksikmiş. Bizim bırak büyüklüğümüzü, şehirliğimiz bile eksik be..."

Lokmalar, babamın kursağına sinirle koşarken, annem üzüntüsünden ödün vermeyerek geveliyor lokmaları ağzında. Ben yine erken doydum.

"Rıza, oğlum yarın kaçta çıkıyorsun okuldan."

"Üçte baba"

"Tamam bi yere kaybolma, çıkışta doğru belediyeye gel, oradan da şu Metin'e bi uğrayalım güvercin işine ne diyecek."

"Tamam baba, afiyet olsun." deyip fırladım sofradan, çabucak bitecek ödevlerim ve yarın olması gereken bir aracılık işim olacaktı. Bir an önce ödevlerimi bitirip, uykuya dalmak üzere yatağa geçtim.

Bugün bütün Kızılcağır'ı şenlendiren güvercinleri daha yakından görmenin aşkı ile rüyalarımda hep güvercin gibi uçtuğumu gördüm. Uçmalarım çok uzun sürmeden uyanıp okulun yolunu tuttum.


Milli güvenlik sırrı gibi okulda kimseye söylemedim çıkışta babamla aracısı olacağım bir işin olduğunu. Saat hiç üç olmayacak sandım.

Okuldan çıkar çıkmaz babamın yanına koştum. Babamla jet bir çıkış yapıp Takla Metin ağabeyinin damına ulaştık.

Selamlaşmalar bitti ve iş görüşülmeye başlandı.

"Başkan gönderdi Metin ağabey, sana bi teklifi var."

"Hayrola Kazım?"

"Başkan, belediyenin önündeki parkta senin güvercinleri uçurmak istiyor, belediye çevresinde uçsun, insanların hoşuna gider diyor."

"Olmaz öyle şey Kazım. Oyuncak mı bu kuşlar?" diye heyheylenip ayaklandı Takla Metin ağabey.

"Sakin ol Metin ağabey, Başkan dedi ki; iş vermiş oluruz, maaşını, kuşların bakımını, yem paralarını veririz, sigorta da yaparız dedi. Adam kötü niyetle demedi ki..."

"Bak Kazım, seni severim ama başkana söyle benim kuşlarım oyuncak değil. Gitsin saksağan uçursun."

"Hem halka da bi hizmet etmiş olur, dedi ağabey sana ekmek kapısı olur, böyle her akşam bi' komşu sana yemek bırakacak diye düşünmezsin."

"Peynirciden başkan yaparsanız aklı böyle çalışır işte. Çörekotu serplinceye kadar kendini alaman peyniri sanır. Başkana saygı duyarım yine de ama komşular bu durumdan şikayetçiyse, basar giderim, herkes huzura kavuşur Kazım."

"Ağabey, kabul etmezsin diye de başkan seni makamına çağırdı. Hadi gel bir de başkanla görüş ondan sonra ver kararını."

Burundan soluyan Takla Metin ağabey, oy kullanmayarak beş yüz hanelik belde başkanlarını protesto ederken, bir yandan da koltuk sahiplerine saygısızlık etmemek adına davete icabet ederek, başkanın makamına gitti.

"Bak Metin" diye başladı başkan, "sen beldemizin temiz insanlarından birisin. Hem sana iş vereceğiz hem de kuşların masrafı olmayacak sana."

"Olmaz başkan, benim güvercinlerim, soytarı değil."

"Soytarılık ettirmeyeceğiz Metin, akşama doğru şöyle bir iki tur atsınlar yeter, hem şu fukaralar da mutlu olur belki."

Fukara halkımız söz konusu olunca Takla Metin ağabey sendeledi, derin derin düşünmeye başladı.

"Tek şartım var başkan."

"Nedir?"

"Dediğin gibi olsun, fakat kuralları ben belirlerim."

"Ne kurallarını?"

"Güvercinlerin ne zaman uçacakları, ne zaman yemlenecekleri, ne zaman istirahat'a geçeceklerini..."

"Kabul Metin, seni niye işe alıyoruz yoksa."

"Bak Başkan, Kazım'ı severim ondan geldim, sana da saygısızlık etmek istemedim, bir bu işi şu garibanlar için kabul ediyorum yoksa hayatta kabul etmezdim teklifi."

"Bende bu garibanlar için yapıyorum, hem bizim neyimiz eksik büyük şehirden."

Babamın içinden "Ne büyüklüğü, biz şehir bile sayılmayız. Devlet Kızılcağır'ı şark ilan etti." dediğini duyar gibiydim. Babamla çıktık odadan, Başkan ile Takla Metin ağabey yapılacak edilecekler üstüne konuşup tartıştılar. Sözleşme imza ettiler. Cuma günü minik bir açılışla güvercinler meydana geliyor. Görkemi ve bütçesi düşük bir gösteriden sonra işler yerine oturuyor diye anlaşıldı.

Beldemizde böyle olağan açılışlar pek olmadığı için herkes bayramlıkları ile cuma namazının ardından belediyenin önünde toplandı.

Başkanın, büyük şehirle kendini kıyas etmeli teması üzerine kurulmuş konuşmanın ardından, ender kişilerin bildiği ıslıklarıyla güvercinleri uçurmaya sıra sıra takla attırmaya başladı. Her kanat çırpışta kırılacak gibi olan boyunlar dönerken eller de boş kalmıyordu. Hep bir alkış, köyün yolu olsa bu sevinç bu kadar uzun sürmez.

Hemen hemen her gün aynı saate, güvercinler şahlanıp taklalara ardı sıra devam ediyor belediyenin önünde. Takla Metin ağabey bu işten acayip mutsuzluk duyup güvercinlerine bir komut verip uçmak, gitmek ister gibi bir havayla yüzünü ekşitiyordu. Güvercinler için çuval çuval yemler, güzel kafesler, kuşlara bir şey olduğu takdirde sağlık sigortası ve her ay paşa paşa yatan Takla Metin ağabeyinin maaşı ile beraber rutine binen ve her şey gibi eski heyecanını, eski tadını kaybeden beldemize yayılan o mutsuz kasvetli hava yavaş yavaş çökmeye başladı.


Çok uzun geçen günlerin ardından yine yüzündeki ekşi ifade ile Takla Metin ağabeygüvercinlerini uçuruyordu taklalar eşliğinde. Bu sırada belediye başkanı da belediye binasından yüzünde sırıtışlar içinde ayrılıyor. Başkanın yer yer aklına gelen kuş gübresi değerlendirme projesi o gün başkanın yüzünde patlayan güvercin gübresi ile son buluyor. Takla atan güvercinlerden biri Başkanın yüzüne bırakıyor gübresini. Başkan haliyle duruma felaket bir sinirle karşılık verip yardımcısı ve şoförü Şakir ağabeyi azarlıyor. Ertesi gün Takla Metin ağabeye gelen "güvercinler artık takla atmayacak, döndükleri çevreden başka yere de sıçmayacak, Başkanın kesin emri Metin ağabey." haberi ile sarsılıp kendini Başkanın odasında bulan Takla Metin ağabey;

"Başkan biz böyle mi anlaştık?"

"Kıçını tutsaydı senin kuşlar da. Yok efendim bundan sonra sağa sola bok atmak. Takla yasak."

"Delirdin mi Başkan bunlar paçalı güvercin, takla atmazlarsa şişip ölürler."

"Beni ilgilendirmez Metin."

"Kuralları ben koyuyorum diye anlaştık kaypaklık yapma Başkan."

"Doğru konuş, karşında bir belediye başkanı var."

"Rahatsız olduysanız giderim Peynirci Necdet."

Başkan bu sözleri duyar duymaz sinir küpüne döndü.

"ŞAKİİİİR. ŞAKİİİR OĞLUUUM."

Şakir ağabey girdi içeri girdi;

"Efendim Başkanım!" diye girdi başkanın yardımcısı.

"Şakir oğlum bu adamı işten çıkarın, kuşları da Kaymakam Bey'e hediye edin."

Başkanın yaptığı bu kahpeliğe dayanamayan Takla Metin ağabey, ağzına dolup taşan küfürleri bi' kenara bırakıp daha insanca konuştu.

"Bak peynirci böyle bi' şey yaparsan sonuçlarına sen katlanırsın."

"Ne duruyorsun Şakir, at oğlum şu adamı."

"Sen bittin peynirci. Hele o güvercinlere bi' şey olsun sen görürsün."

Takla Metin ağabey bu sözleri söylerken, bi şey yapacağından değil ama sinirine hakim olamayıp, deliler gibi sevdiği evlatları elinden alınacağını duyunca saydırdı ama Takla Metin ağabey bu garibanlık'la ne yapacak, küçük Kızılcağır'ın koskoca Belediye Başkanı'na...

Takla Metin ağabeyi işten attılar haliyle kuşları da kafesleyip doğruca Kaymakam'ın bağ evine hediye ettiler. Takla Metin ağabey bu olanlara ne kadar inanamasa da önce bıçağı kavrayıp peynirciye saplamak istedi ama karşılıksız olacağını düşünüp, kaymakamlığa gidip derdini anlatma yolunu daha yerinde olacağını düşünerek günler süren bir yürüyüşe çıktı.

Kaymakamlığa vardığında, kaymakamlığı görünce korktu. Sanki Reis-i Cumhurla görüşecekmiş gibi korktu. Önce koca kapılardan geçip, yerden yüksek odalara geçti. Bekledi, bekledi, bekledi... Sonunda heybetinden korktuğu kapı açıldı, girdi kaymakamlığa. Şapkasını iki eliyle süklüm püklüm ederek derdini anlattı, Kaymakam duymadı. Çay söyledi, kuru yemiş söyledi, çikolata ikram etti. En baştan yine anlattı Takla Metin ağabey. Kaymakam olayı duydukça bir gülme geliyor. Susuyordu. Karnı gurulduyor Kaymakamın. Onca yoldan gelmiş garibanı akşam yemeğine davet ediyor. Takla Metin ağabeyinin derdi karnı değil, çocukları. Israrına dayanamayıp iştirak ediyor.

Koca koca odalardan ve kapılardan geçtikten sonra hareket eden dört tekerlekli bir ata biniyor ama ne kamçısı var at arabasının ne de atı... Kaymakam girer girmez kurulu sofraya oturuyorlar. Takla Metin ağabey de oturuyor Kaymakamın karşısına. Makamda, dinlenilmeyen konu tekrar sofra başında açıldı mı Kaymakam yemekten sonrasına erteliyor.

Koltuğu olan yüksek masalar var. Herkesin önünde gümüş çatal, bıçak, porselen tabaklar, kristal su bardağı... Suskun masa, acele edilmiş ve önce arapaşı geliyor ortaya da bir hamur. Çorbayı Kaymakam gibi içemeyen Takla Metin ağabey, vazgeçiyor direnmiyor yemekten. Çorbalar kaldırılıyor. Masanın tam ortasına koca kızarmış bir tepsi konuluyor, İçinde kanatlı kuşlar. Kaymakam buyur ediyor Takla Metin ağabeye hemen arkasında da pişmiş kelle gibi açıklıyor.

"Kızılcağır Belediye Başkanı gönderdi, güzel eti var diyorlar. Hadi çekinme, afiyet olsun."