TEŞEKKÜR RESMİGEÇİT* 1


Varıp anın üstüne,

evler yapasım gelir.


Zaman, pencerelerimizi delip geçmiş, rüzgarla birlikte bedenlerimizi de artık kurutmaya başlamıştı. Yaşlanmayı mı yoksa saymayı mı öğreniyorum bilmiyorum. Bu koca karanlığın içinde yer yer gün yüzü gösterip, kıyısında ve köşesinde bizi ters yüz ederek hallaç pamuğuna çeviren sevgili hayatımın içinde yeni bir şey fark ettim. Ben kimseye doğru dürüst teşekkür etmemişim. Bu yaşa gelinceye kadar ettiğim teşekkürler, üstün körüydü ya da kibarlık olsun diye budalalık etmemden öteye gidemedi.

Oturdum tekli koltuğa; beni daima sarıp sarmalayan -sanki kocaman bir yalnızlığın tek öznesi gibi sarıldım koltuğuma- telefonu çıkarıp 'A' dan itibaren taramaya başladım. Tek tek aramak istedim herkesi. Ama bunu yapmak için ne hevesli ne de istekli görüyordum kendimi. Kalktım derhal koltuktan, yalnızlığımı terk eder gibi. Hava berrak, güzel elbiseli bir kız gibi. Suratını okşayan rüzgar eli seni öylesine mutlu ediyor ki, kocaman bir hayatın içindeki bu sayılı anlarda kalamadığına üzülüyor insan.

Her gün boş bir araziden geçiyorum işe veya çarşıya gitmek için. Nasıl olur da bunca binanın arasında kalan bu kurak yere ev dikmiyorlar diye şaşırıyor, iyi ki dikmiyorlar diye de mutlu oluyorum. Çünkü burada kuşlar kendi habitatlarını kurmuşlar. Kendi doğalarında, binalar arasında üstünlük savaşına tutuşup çekişirlerken; Hezarfen kanatlanıp uçtu bile. Her şeyden evvel küçüklüğümden beri gözlerimi manzarasız bırakmayan kuşlara çok teşekkür ederim. Siz olmasaydınız nasıl uçulup gidilir hayattan, geride nasıl bırakır insan her şeyi, öğrenemezdim. Kocaman sarılmak geliyor içimden bu habitata. Ama öyle huzur veriyorlar ki, sarılmayı başarabilirsem büyü bozulacak. Artık kuşlar yazın da göç edecekler diye korkuyorum. O zaman ne olur, o zaman benim ruhum göklerde uçarken telef olur ve yere çakılır. Kuş gibi uçacakken taş gibi yere serilirim alimallah.

Adımlarımı sabit bir yere çekmiyorum, dümdüz gidiyorum. Annem geliyor aklıma, sonra babam. Aile ilişkilerinde sorunlu bir çocuk olarak büyümesem de aile evinden sıyrılıp kendi hayatımı kurmaya çalışırken; yorgunluğum, dayanamayıp hıncını saçlarımdan çıkardı. Bembeyaz oldu önce, sonra avuç avuç döküldü. Keşke demek yerine özledim deseydim, geriye getirmektense yeniden kurardım anneme babama sarılışlarımı. Artık bunları düşünmek için çok geç. Artık özlemle dahi kuramayacağım kocaman bir mesafenin başındayım. Onlarsa sonunda. Annemin en sevdiği çiçekleri alıyorum bir çiçekçiden. Sonra, babamın içtiği sigaradan içiyorum ben de zaten yıllardır. Onun gibi sabit alışkanlıklarımı çabuk değiştirmiyorum. Altından dere geçen bir köprünün başına gidiyorum. Şansıma su kayış gibi akıp gidiyor yatağında. Annemin çiçeklerini bırakıyorum oraya tek tek. Elimde avucumda hiç tükenmesin isteyerek. Ama sonuna geliyorum. Onu kendime ayırıyorum. Ceketimin peçeteliğine iliştiriyorum. Bir sigara yakıyorum babam için. Derin bir nefes alıyorum. O da ilk fırtını derin çekerdi. Babam gibi tutmaya çalışıyorum sigarayı. Ama imkansız, ben onun gibi tutamıyorum. Tıpkı hayatımı tutamadığım gibi. Teşekkürlerimin birini suya, birini havaya bıraktım.

Adımlarımı sessizce atıyorum, sanki sadece benim bildiğim bir yermiş gibi, hiç müşterisi olmayan bir bara giriş yapıyorum. Kendime bir bira ısmarlayıp, yüzümü okşayan rüzgara teşekkür ediyorum. Esintin dert görmesin. Dalıyorum sonra tek başıma uzun uzun bir salkım ağacının altında, aklıma geçmişte yaşadıklarım geliyor. 20'li yaşlarım. Sağım solum henüz herkes toyken, benim bir bıyığım olurdu... Nurlar içinde yatsın rahmetli Stalin gibiydi. O zamanlar ben okulu Milas’da okuyordum. Ertesi sene bırakıp geldim ama orada 20'li yaşlarımın en güzel anılarını yaşadım. Mesela bir gün Arasta’da bir aşağı bir yukarı utangaç utangaç yürürken, bir mekanın içinden “Mor Dağlar” inleyip yüreğime ok gibi saplandı. Fevkalade bilinçsiz bir şekilde mekana süzülüp kendime bir rakı söyledim. Bir de Mor Dağlar'ı çalan arkadaşa ikram ettirdim. Televizyonda gördüğüm kadar. Hem utangaç hem özgüvenli. Taşra çocuğu nereden bilsin birine içki ısmarlamak nasıl olur, adabı nedir. Hiç kasmadan, bu halı gibi taşlara işlenmiş kilit taşlarında kendime arkadaş edinmiştim. Yalnızlıktan erimeden. Adı Süleyman. Sonra o arkadaş beni köylerine götürdü. Milas'ın kayaları arasında kalmış, bir maden yolu tarafından ikiye bölünmüş bir köy. Beş Parmak Dağları ve Toros'un sonundan, artık deline deline tükenmiş bir ormanlığın içinden geçerek geldik motoruyla. O zaman gün tam karşımızdan batıyordu. Biraları havada tokuştururken güneş ve sıcak rüzgar hayatlarımızı kurutmaya başlamıştı ki şişenin sonuna ne çabuk vardık bilemedik. Sonra köylüsü olan Konyalı bir bekçinin yanına vardık. Hava kararmıştı. Bekçi karnımızın zilini duymuş olacak ki, bize dondurma ve baklava ikram etti. Sonra da önümüze bir poşet dolusu ekmek ve bir poşet dolusu krem peynir koydu. Tatlıları yiyince ateşin başımıza vurduğunu anlamış olacak ki, üstüne bir de boğma rakı koydu. 'Oh' dedim keyfimiz kimsede yok. Suratlarımız domates gibi olmuş. Ama faydasız, hafif çakır olan arkadaşımın ekmek ile krem peyniri havada buluşturmasına yardımcı olmaya çalışıyorum. Nafile. Çay kaşığındaki krem peynir resmen debelenip ekmekle kavuşmamak için inat ediyor. Hayat artık flulaşmıştı. Konyalı bekçi abi çekişkesini getirdi içeriden. Bir çekti. Sanki kulağımızın dibinde mavzer inliyordu. Zaten göz ve bilinç iyice sıtkını bedenden sıyırmış, artık kulaklar da onlara eşlik ediyordu.

Vay ki o günün dönüşünde bizi muhteşem ağırlayan Konyalı bekçi abimize bir teşekkür etme fırsatı bile bulamamıştık. Dönüşte bir de motoru çamura kaptırınca gülmeli bir kaza geçirmiştik ki ne bir yerimiz çizilmişti ne de motora bir şey olmuştu.

Hemen Süleyman'ı aradım. Can arkadaşım. Hal hatır faslından sonra Konyalı bekçiyi sordum. Önce ağız dolusu bir küfür salladı hayata, sonra kanser yüzünden bu dünyayı terk ettiğini. Geçenlerde aramış o da, teşekkür yaşına gelmiş sanırım. Oğlu açmış, yine de eksik etmemiş minnetini. Telefonda sürülüp kaldı dudaklarım bir ince fısıltılı teşekküre. Eksikliğini ruhumda hissettim. Bir rakı söyledim Konyalı bekçi abim için. Tek nefes. Çekişke patlar gibi inlemeye başladı kulaklarım.

Kasvetim git gide artmaktaydı. Ölüm adını duydukça gençliğimin en coşkun zamanında boktan bir hastalık yüzünden kaybettiğim arkadaşım geliyordu aklıma. Uzun uzun oturduğumuz servetin kahvesinde yeller esiyor. Beni tek başıma bir kimsesizliğin içine salan yakınım, zamanımı en iyi değerlendiren arkadaşım Hamza. Çocuğum olursa diye kendime söz vermiştim: Adı Hamza olacak. Çocuğum olmadı ama her sene Hamzamın mezarına çöküp beraber ilk ve son kez içtiğimiz rakı sohbetimizden konuşmayı eksik etmediğim, toprağı bol olsun diye az rakılı bol sulu bir rakı döküp sırtımı taşına yasladığım anları aklımdan sıyırıp atamıyorum. Teşekkür etme sırası sana geldi güzel kardaşım. Dillerimi ruhumu seninle çözdüm, seninle sıkılaştı ruhum.

Başladığım yere geri döndüm. Sabah nerede kaldıysa hayatım oradan devam ediyor. Her sabah. Sırtımı yasladığım hayat tahta bir koltuk gibi artık batıyor. Teşekkür ederim hayat. Bu son değil. Sonu kayra getirir.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember