TEKNE

Daha geçen hafta emekli olmuştum. Ömür boyu Anadolu’da, taşrada nüfus memurluğu yaptım. İki kere de evlendim. İlk karım beni terk etti. Taşrada yaşayamazmış, yaşayamadı da zaten. Beni bırakıp İzmir’de yaşamaya karar verdi. Aradan yıllar geçti ikinci hanımla evlendim. O da dört yıl sonra zatürreden bana veda edip gitti. Çocuğumuz olmuyordu. Hayattaki tek şansım buydu sanırım. Onları dünyaya getirip rezil etmekten ucuz kurtulmuştuk.


Ben de artık kapı kapı gezmekten o kadar bitkin düşmüştüm ki ömrümde denizi birkaç kere görmeme rağmen hep denizde bir hayat diledim. Zaten yaşım gelince hemen emekli olmamın sebebi de o. Biraz da birikmişim var. Bir de emekli ikramiyesi gelirse değmeyin keyfime. Bir başınalığımla, kimseye hesap vermeden ve kimseyle bir şey paylaşamadan denizlere açılmak istiyorum. Bir de karaya bir baraka yaptırıp ölmek için yaptığım planlara sonunda başlayacaktım.


Ağrı'da memurluktaki son günümde kağıt geldi. Doğruca valizi toplayıp ertesi gün soluğu İstanbul'da Ahmet Yaşar'ın yanında aldım. O anlardı denizden tekneden. Balıkçılık yapardı. İlkokulda Ankara'da beraberdik. Sonra hiç kopmadık. Ara ara da mektuplaşır derdimizi meramımızı paylaşırdık. Ülkenin diğer ucuna gitmek için eşeklerle şehir meydanına oradan da otobüsle İstanbul'a geldim. Biraz dinleneyim dedim. Bir otel tuttum Beyoğlu’nun arka sokaklarında. Ertesi gün alarm kurmadan rahatça uyuyayım dedimse de bünye alışmış, altı buçukta uyandım yine. Ahmet Yaşar da Tophane yakınlarında bir yerde kaldığını söylüyordu. Uzun uzun bir kahvaltının ardından termosuma yaptığım kahvemle Ahmet Yaşar'ın 'yaşıyorum' dediği yere doğru süzülmeye başladım. Biraz zor oldu, sağa sola sora sora ancak buldum Ahmet Yaşar'ı.


Kavuşmanın verdiği mutlulukla konuşurken, burnuma gelen deniz kokusu huzur veriyordu. Tekne meselesini konuştum. Bir de kalacak yer için akıl danıştım. Sağ olsun hepsiyle ilgileneceğini söyledi. İçimde on beş yaşımın heyecanı vardı. Emekli ikramiyemi hevesle beklemem de bu heyecana ortaktı.


Ara ara gezdim İstanbul'u tanıyayım göreyim diye. Adım adım her yere gidiyordum ama dönüp dolaşıp dinlemekten vazgeçmediğim Galata'nın çevresindeki kahveciler… Buralar bana muhteşem huzur veriyordu. Hangi kahveye girsem. Bir cigara yaksam. Masama gelen bir adam sigara karşılığında bana şiir yazıp veriyordu. Bu beni o kadar mutlu ediyordu ki. Kahveden kafanı uzatınca bir taraf yokuş ise diğer taraf denize bakıyordu. Denizin kokusu süzülüp geliyordu bu taraflara, bir de şiir yazılı kağıtlarla çıkıp gidiyordum kahveden. Ne kadar yazık olmuş ömrüme. Buradaki huzurum neredeyse hiçbir yerde yok.


Her yeri tanıyamadım ama geze geze en güzel yerlerin tadını çıkarmıştım. Bir de ev kiralamıştım kendime. Yemem içmem için evin önünde bir mahalle lokantası vardı. Sağ olsun bana fişli yemek verecekti. Bu işleri de hallettiğimize göre Ahmet Yaşar'ın yanına gidip tekne işini çözmek gerekti. İkramiye vakti de gelmişti. Koşa koşa Ahmet Yaşar'ın yanına gidiyordum. Utanmasam ayaklarım götüme vura vura koşacaktım heyecandan.


Ahmet Yaşar gıcır gıcır bir motorlu tekne bulmuş, onu görmeye gittik. Sahibi de Adapazarlı bir adammış. Adam ölmüş. Zaten oğlunun dışında da kimse kullanmamış tekneyi. Oğlu da satıp İstanbul’da merkezi bir yerde yaşayacakmış. Bir de yazar mıymış neymiş. Neyse, gittik. Tekne motorlu. Çok da yakmıyor. Şöyle bir tur attık. Ahmet Yaşar anlar. Motoru dinledi. Teknenin sağına soluna baktı. Ben eşek gibi sırıtıyordum. Yanımdaki gençte benim gülüşümden mi yoksa denize olan tutkusundan mı ne bilemedim, benim gibi sırıtıp, ufka bakıyordu.


Birkaç gün sonra ikramiye yattı. Normalin biraz üstünde yatınca, tekneyi tek seferde aldık. Biraz birikmişim de kaldı yanıma. Hatta ikramiyeden boya parası bile çıktı. Tekneyi bir güzel boyayıp adını da "Galata" koyduk. Bu işlerle ilgilenen Ahmet Yaşar olunca ona normal yevmiyesinin iki katını verdim. Ne de olsa arkadaşım, uğraştı o kadar.


Gel zaman git zaman, Ahmet Yaşar bana tekne sürmeyi öğretti. Bende hala acemilik. Her gün sabah erkenden uyanıp, iki simit alıp tophanedeki tekneme gidiyordum. Orada Ahmet Yaşar ile kahvaltımızı edip açılıyorduk. Geziyorduk denizde. Bazen denizin ortasında öylece durup etrafa bakıyorduk. Ahmet Yaşar bana görünen yerlerin neresi olduğunu gösteriyordu. Ben de hayranlıkla izliyordum güzel İstanbul'u. Arada Kız Kulesi’ne gidip rakımızı açıp, selam duruyorduk Kız Kulesi’ne.


Araya kış girince kabuğumuza çekildik. Ama mart çarçabuk gelmiş. Teknenin bakımlarını ağır ağır yapıp nisanda suya inmiştik.


Tekneyi satın aldığımız çocuk geldi. Kocaman olmuştu. Ya da bize öyle gelmişti. Özlemiş tekneyi. Bizimle bir tur atmak istedi. Memnuniyet duyarak kabul ettik. Yine denizin ortasında durduk. Çantasından bir konyak çıkardı, üç de bardak. Doldurdu. Bir tek... iki tek... Derken yine elini çantasına attı. Bir tane kitap çıkardı. Bana uzattı. Hiç unutmam, dedi ki: "Sen babamın mirasına, denizin çocuğuna çok iyi bakmışsın. Sana ne kadar teşekkür etsem az Hikmet Ağabey. Bu kitabı bir teşekkür kabul et." Kaldırdı bardağındaki konyağı.

Kitabın içinde de aynen şöyle yazıyordu: "Bu memlekete her zaman emek verdiğin gibi denize de emek veren Hikmet Ağabey. Sen var ol ki denizler de yar olsun. Sevgilerimle, Sait Faik."

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember