GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE DÜŞÜNCELER

Bugün benim doğum günüm. Sevdiğim, sevmediğim tüm arkadaşlarım evime doluşmuş seneler önce annemin rahminden ağlayarak çıkışımı kutluyordu. Samimiyetten yoksun sarılmalar, ıslak öpücükler, klişe iyi dilekler ve pahalı hediyelerle çevriliydi etrafım, her şeyim vardı ama yine de bir şeyler eksikti sanki içimde. Yavan bir mutlulukla üfledim pastamı, şairin yolun yarısı dediği yaştaydım artık. Gece koyulaştıkça, sohbetlerin de tadı kaçmıştı tek arzum biraz yalnız kalmaktı. Bitmiş şişelerin sayısı arttıkça, masadaki davetli sayısı da azalmaya başlamıştı. En sonunda arzu ettiğim yalnızlığa kavuşmuştum, bir süre sessizliğin içinde öylece oturup, düşüncelerimi dinledim. Etrafı toplarken gözüm duvardaki eski fotoğraflara takıldı, duvarların çıplak kaldığından yakınan eski eşimin zoru ile asmıştım bu fotoğrafları oraya. Annemin kucağında kocaman gülümseyen ben en fazla altı yaşındayım, bir diğer fotoğrafta abimle istiklal caddesindeyiz, babam ise ortamızda durmuş, abim yine çok yakışıklı. Bunun farkında olacak ki özgüvenle dikilmiş koca caddenin ortasında elleri mavi kot pantolonunun cebinde, kameraya direkt bakmış. Ben ise onun tam tersiyim, ellerimi göğsümde bağlamışım, sivilcelenmiş yüzümde de bir mutsuzluk var, daima abimin gölgesinde kalacağımı anladığım zamanlardan biri olmalı o gün. Çocukluğumun aydınlık günleriyle gençliğimin buhranlı zamanlarıydı baktığım, özlem hissi yaktı içimi. O günler de zorlandığım ve hatta kurtulmak istediğim hayatı şimdi güzel zamanlar olarak adlandırıyordum. Gerçekten güzel miydi yoksa artık eskide, geçmişin asla geri gelmeyecek sayfalarında kaldığı için mi bu düşünceye kapılmıştım? ‘’Yaş aldıkça eskiyi daha da deşer oluyor insan.’’ demişti babam laf arasında, ölmeden iki sene önceydi içmeyi unutmamak adına günlere ayırdığı küçük plastik kutuya ilaçlarını diziyordu, derin bir üzüntüyle söylemişti bunu, gençliğinin yasını tutar gibiydi. Yılların yorgunluğu yüzüne çizgi çizgi yansımaya başlamış, çok yaşlanmıştı. Yeni bir insan olmuştu sanki, alışkanlıkları, huyları değişmişti. Çok alıngan birine dönüşmüştü aniden, mesela bir gün aramasam gönül koyar, tatlı tatlı azarlardı. Eskiden herkesi can kulağıyla dinleyen adam sohbetlerin ortasında dalıp gider, soruları cevapsız bırakıp konuşulanları dinlemediği için de annemden paparayı yerdi. Yeni bir huy edindi sonra günleri ve isimleri karıştırmaya başladı, bana sık sık abimin adıyla abime de benim adımla seslenirdi, en sonunda çözümü iki ismi birden söylemekte buldu. ‘’Sinan Selim, sen mi geldin oğlum?’’

Sonra evin yolunu karıştırmaya, çıkmaz sokaklara girmeye başladı. Bu değişimi hiç birimize söylemedi, ben de zaten es kaza paltosunun cebinde evin adresinin yazılı olduğu kağıdı bulduğumda öğrendim durumunu. Evin en kuytu köşesine çekti beni ‘’Sakın söyleme annene,’’ dedi hararetle ‘’Başımın etini yer yemin billah bir daha kapıdan dışarı adım attırmaz bana.’’ İşte o an hayatımızın artık eskisi gibi olmayacağını, babamla rollerimizi değiştirdiğimizi anlamıştım, ben büyürken o küçülüyordu.

“Tamam baba söylemem ama sende bir daha yolları karıştırırsan beni ara, bak telefonun var ne güzel.”

Ama babam beni hiç aramadı, ne sokakları karıştırdığında, ne de başka evlerin kilitlerini açmaya çalıştığında. Durum artık polise kadar yansımaya başlayınca ve babam kendi adını dahi unutunca yapılacak şey çok basitti, bir bakım evine yatırılacaktı. Annem artık onunla bırak aynı yatağı, evi bile paylaşmak istemiyordu, hayatının kaymağını yiyeceği yaştaydı öyle söylemişti. Babam onu her ziyaret ettiğimde beni farklı farklı insanlar sanıyordu. Bazen asker arkadaşı Cengiz oluyordum, bazen de eski dostu Esnaf Ahmet, yıllar öncesinde kalan olayları anlatıyordu bana. Başlarda ağırıma gidiyordu bu durum, hayattaki tek güvendiğim kalemin gözlerimin önünde yıkılmasına dayanamıyordum. Her ziyaretimin sonunda allak bullak oluyordum, kendime gelmem zaman alıyordu. Bir noktada kendi ruh sağlığımı düşünerek ziyaretlerimi kestim ama bu sefer de vicdanım bırakmadı yakamı. Gün içinde hayatın kaosu iç sesimi bastırsada, kafamı yastığa koyduğum an başlıyordu vicdanımla sancılı hesaplaşmam. “Abartıyorsun.” diyordu Sinan, ağzından hiç düşürmediği sigarasını yakarken “Gitsen ne değişecek gitmesen ne değişecek? Adam sanki hatırlıyor bizi. Varlığımızdan bile haberi yok, kendini hala köydeki genç delikanlı sanıyor.” Çok sevdiğimiz babamızın şimdi sadece sıradan bir adam olması yakmıştı canımı fakat üzüntümü belli etmeyerek, uysallıkla onaylamıştım abimin sözlerini. Biliyordum, beni de üzüntümü de anlamayacaktı. Küçümseyecekti hatta “Kocaman adam oldun hala atamadın üstünden şu hassaslığı! Biraz sert ol oğlum, yoksa hayat seni çiğner, tükürür, kalakalırsın böyle. Adam ol biraz, kalıbının insanı ol.” derdi tükürüklerini saçarak. Eskiden olsa kızardım, zıtlaşırdım onunla ama artık kabul ettim, gece ve gündüz kadar farklıydık biz. Abim Sinan daha sert biriydi, kaybedeceğini bilse bile tartışmaktan çekinmezdi. “Amcası gibi cevval bu oğlan.” diye severdi Dedem onu, gurur duyardı onun mahalledeki çocuklara sıra dayağı çekmesinden, eşe dosta herkese anlatırdı. Yakışıklıydı Sinan Abim, iri bedeni ve yeşil gözleri bir odaya girdiğinde ilgi çekerdi. Ne vardı ki iki kelimeyi yan yana getirmekten acizdi, modern hayatın akışına yalpalayarak uyum sağlıyordu. Ben ise daha narindim, kavga etmeyi sevmez herkese uyum sağlardım. Düşerim korkusu ile hiç bisiklet sürmez, kız arkadaşlarıma çiçeklerin saplarını birleştirerek taç yapardım. Abimi ne kadar sevdiyse, benden de o kadar utanırdı dedem ve hatta yok sayardı. Bende amcam gibi olmak istiyordum, belki onun gibi olursam beni de severler diye düşünüyordum. Hayalet gibi bir adamdı esasen Cihan Amcam, tüm kış sırra kadem basardı. Kimse nerede olduğunu bilmez, haber almazdı. Yazları da tam tersiydi, tüm yazı bizimle yazlıkta geçirirdi. Haziran ayının başlangıcında tüm aile arabaya doluşurduk, sıcak bir rüzgar vururdu yüzüme. Kızartma ve karpuz kokusu sarardı evi, babam sıcaktan şikayet eder dururdu. Annem ise geceleri pencereyi açmama ve atlete uyumama izin verirdi ama soğuk gazoz içmek hala yasaktı ama amcam annemden gizli bardağıma gazoz koyardı oysa babam bile cesaret edemezdi annemin bizle koyduğu kuralları çiğnemeye ama kural kelimesi amcama işlemezdi. Belki de bu yüzden amcamdan hiç hoşlanmazdı annem, “Boş gezenin boş kalfası işte.” diye bahsederdi anneannem ile her sohbetinde “Neler karıştırıyor bilen yok, sadece dert bize ama toz da kondurtmuyorlar ki üstüne!” sinirle içerdi türk kahvesini. Ailedeki diğer tüm erkeklerden farklıydı amcam, siyah saçları omuzlarında, sakalları aylardır tıraş yüzü görmemişti. Babam takılırdı ona “Kes şu saçını, sakalını. Mağara adamı gibisin.” derdi her yemekte. Pek duymazdı Cihan Amcam babamın laflarını, sonraki gün yine aynı saç, sakalıyla otururdu sofraya. Bizimle olduğu zamanlarda pür dikkat onu izlerdim, ne yapıyorsa aynını yapmaya çalışırdım. Zamanının çoğunu deniz kenarında geçirirdi, babama ve Sinan abime göre daha şekilli bir vücudu vardı, göğüsünün üstünde ve sırtındaki yara izleri yüzünden denizden çıktığı gibi hemen tişörtünü giyerdi. Sanki o izlerin varlığından utanıyor gibiydi, yaralarının kaynağının ne olduğunu çok merak ediyordum ama bunu ona soramayacak kadar utangaçtım. Merakımın içimde dolaşıp durduğu bir gece Sinan abime sordum, “Sen korkma diye sana anlatmamışlardır oğlum.” dedi dalga geçerek, benimle alay etmeyi hep çok severdi. “Ne korkması, ben öyle her şeyden korkmam!” diye itiraz ettim. “Düşerim diye bisiklete de babam binmiyor zaten ya.” dedi ince pikeyi çenesine kadar çekerken “Hadi iyi geceler kardeşim.” diyerek bana arkasını döndü, o gece rüyamda kanaması hiç durmayan yaralarımla uğraşıp durdum. Sabah uyandığımda ilk işim yaş günümde bana alınan bisikleti kömürlükten çıkarmak oldu, dün gece Sinan’ın sözleri ağırıma gitmişti. Lastiklerin inip inmediğine bakmak için bisikleti ters çevirmeye çalıştım ama çelimsiz kollarım bir türlü ağır bisikleti kaldırıp, döndüremedi. Ben bisikletle savaş halindeyken dedemin gözlerinin benim üstümde olduğunu hissediyordum, dudaklarından da onaylamayan sesler çıkıyordu. Onun varlığı elimi ayağımı birbirine dolandırıyordu, pes etmek üzereydim ki Cihan Amcam çıkageldi. “Ne yapıyorsun genç adam?” diye sordu neşeli bir ses tonuyla. Elimin tersiyle anlımdaki ter damlalarını silerken “Bisikletin lastiklerine bakmam lazım ama bir türlü çeviremedim.” dedim cılız bir sesle.

“Dur yardım edeyim sana.” derken, tek hamleyle ters çevirdi bisikleti, lastiklere bastırırken “Biraz inmiş şişirmek lazım bunları.” dedi ve sözlerini sürdürdü, “Yeni mi aldı baban bunu?”

“Hayır, geçen sene almıştı ama hiç binmedim.”

“Neden ki?” diye sordu, bir yandan da bisikletin zincirlerine bakıyordu. “Bilmem, düşerim diye korktum.” dedim utanarak. Hafifçe güldü ‘’Düşsen ne olacak ki?’’ diye sordu. “Canım yanar.” diye cevap verdim “En kötüsü bir yerlerim kırılır.” Birden tebessümü soluverdi. “Olsun” dedi “Böyle acılar çabuk geçer.” Kendi kendine konuşur gibiydi. O gün amcamın ne demek istediğini anlamamıştım ama yıllar sonra çoktan bitmiş evliliğimin yasını tutarken anlayacaktım. O yaz onu son görüşüm oldu, bir daha da bizimle yazlığa gelmedi. Yokluğu da hiç konuşulmadı, sanki aile arasında Cihan konusunu açmamak adına edilmiş bir yemin vardı, bu durum en çok annemi sevindirmişti. Sonra ben de büyüdüm, artık amcam olmak yerine mühendis olmak istiyordum zaten abimden daha zeki olduğum anlaşılınca dedem artık benimle gururlanır olmuştu. Abimin önerisini kulak arkası edip, babamı yeniden ziyaret edene kadar amcamın varlığını ben de unutmuştum. Çok yağmur yağmıştı o gün, trafik kilitlenmişti. Kararsızdım, elim arabanın anahtarına gidip geliyordu, eğer şimdi gitmezsem bir daha kendimde aynı cesareti bulamamaktan korkuyordum. Nitekim iç sesime kulak asmayarak dışarı attım kendimi, direksiyonu çevirirken ellerimin titrediğini fark ettim. Kırmızı ışıkta durduğumda derin bir nefes verdim, kendi zayıflığıma ve en önemlisi Sinan’ın haklılık payı olmasına öfkelendim. Düşüncelerim birbirini kovalarken çoktan bakım evinin önüne gelmiştim, anahtarı çevirip arabanın motorunu kapattım. Yağmurluğumun kapüşonunu kapatırken gürültülü bir gökgürültüsü aydınlattı kasvetli havayı, su birikintilerine aldırmayarak koşarak içeri girdim. Hemşireler ve görevlilerle klasik kısa bir sohbetten sonra babamın kaldığı odanın kapısını yavaşta aralayıp içeri girdim, pencerenin yanındaki tekli koltuğa oturmuş gazete okuyordu, bir an için her şey normal geldi gözüme, ailemiz hiç dağılmamış gibi. Sanki bu hastalık babamı hiç pençesine almamış, annemi bizden koparıp farklı arayışlara sürüklememişti. Kapıyı kapattığımda oturduğu yerde korkuyla sıçradı babam, gelen kişinin ben olduğumu görünce hafifçe gülümsedi “Nerelerdeydin hayta?” dedi gazetesini katlayarak, okuduğu gazetenin tarihi iki ay öncesine aitti. Beni hatırlayıp hatırlamadığına emin olamadım, cevap vermek için ağzımı açtım ama kelimeler bir türlü dudağımdan çıkmıyordu. “Dikilmesene öyle kapı ağzında ateş almaya gelmiş gibi! Zor görüyoruz zaten seni.” Umutlarım boşaydı, hiç bir şey hatırlamıyordu, geçmişte hiç varolmamış bir günde yaşıyordu babam. Ona doğruları öğretmeyi avazım çıktığı kadar “Ben senin oğlunum.” diye bağırıp, diğer hastaları korkuttuğum gün bırakmıştım. Uysallıkla karşısındaki üçlü koltuğa oturdum, acaba şimdi kimdim onun için. “Aç mısın? Yengen bir şeyler hazırlasın mı?” diye sordu cevap vermemi beklemeden ayaklandı “Ayten!” diye bağırdı, bir cevap bekleyen sesi odada öylece asılı kaldı. “Hay Allah! Pazara gitti herhalde.” dedi mahçupça “Neyse biz bize kaldık iyi oldu, iki kardeş hasret gideririz.” Gözlerim doldu, onu böyle görmek içimi yakıyordu, normalde olsa karşısında ağlamaktan utanırdım. Beş dakika sonra bu anları unutacağının rahatlığına sığınarak göz yaşlarımı serbest bıraktım. Ağladığımı fark eden babam şaşkınlıkla bana doğru eğildi “Niye ağlıyorsun Cihan?” diye sordu buruşmuş ellerini omzuma koydu. Yıllar sonra varlığını bile unuttuğum dileğim olmuştu, Cihan Amcam olmuştum.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember