UNUTMAYANLARIN ÜLKESİ: BOSNA HERSEK

Neretva Nehri’nin büyüleyici yeşilliğini seyre dalarken ilk tren yolculuğumun keyfini çıkartıyordum. Her şey uçağa atlayıp Türkiye’den Saraybosna’ya gelmemizle başladı. Aynı üniversitenin öğrencisi olduğumuz üç kişiyle aynı uçağa binmiş olmamızın tesadüfi etkisiyle Sarajevo havaalanına indiğimizde şehir merkezine ortak taksi tutarak geçtik. Şehir merkezine varır varmaz arkadaşımla hostelimize yerleşmek için tesadüfi tanıştığımız arkadaşlardan ayrıldık. Eşyalarımızı hostele bırakır bırakmaz Sarajevo’yu keşfe çıktık. İlk işimizse Bosna’nın meşhur bureg’inin (Boşnak böreği) tadına bakmak oldu. -leziz mi leziz bureg’in tadı hala damağımda- Sarajevo’yu gezerken büyük bir şehir olmamasından mütevelli tesadüfi arkadaşlarımızla sık sık karşılaştık. En sonundaysa ertesi gün birlikte Mostar şehrine gitmek için sözleştik. İlk tren yolculuğumu Neretva Nehri’ni teğet geçerek yapıyor olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Tren hattı boyunca gözümü dışarıdan ayıramadım. Nehre bakarken yeşilin öylesine güzel tonlarıyla karşılaştım ki ormanlar bile kendi yeşiline bakıp kıskanırdı.



Mostar’a varınca aradığımız ilk yer, yapımını Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin’in üstlendiği Stari Most (Mostar Köprüsü) oldu. 9 Kasım 1993’te Bosna Savaşı sebebiyle Neretva nehrinin sularına gömülen daha sonrasında onarılıp eski haline getirilen Mostar Köprüsü UNESCO’nun Dünya Kültür Mirasından biri. Köprüye giderken güzergahımızın üzerinde sıklıkla Bosna Savaşının izlerini taşıyan ve mermilerin açtığı yaralarla dolu binalara rastladık. Bosna halkının savaşa karşı yüksek bir duyarlılığı vardı. Çocuklarının geçmişlerini unutmaması için savaşın izlerini şehirden tamamen silmemesi ve üzerinde “Don’t Forget” (Unutma) yazılı taşları şehrin çeşitli yerlerine kondurmasından da bu duyarlıklarını hissedebiliyorsunuz.


Mostar Köprüsüne vardığımızda etrafı gezip fotoğraf çektik. Sonrasındaysa iki saatlik tren yolculuğumuz ve kısa keşif gezimizin etkisiyle karnımız zil çaldı. Biz de yemek molası vermekte karar kılıp bölgenin yerel lezzetlerinden olan cevabi köftesinin tadına bakmak için karşımıza çıkan ilk restorana girdik. Şekil itibariyle standart -en azından benim kriterlerim çerçevesinde- köftelerden biraz farklıydı, uzun ince bir silindir şeklindeydi. Etle pek fazla aram olmamasına rağmen cevabi köftesini lezzetli bulmuştum. Karnımızdaki zillerin sesi kesilince tabana kuvvet diyerek keşif gezimize kaldığımız yerden devam ettik. Boşnak ve Hırvatları hem somut hem soyut manada birbirine bağlayan Mostar Köprüsünden karşıya geçtik. Karşımıza hediyelik eşyaların satıldığı ufak bir sokak arası çıktı. Satılanlara göz atarak sokağı bitirdik. Sonra karşıma smokin cinsi bir kedi çıktı. Kedilere zaten çocukluğumdan beri ilgim vardı fakat spesifik olarak smokin cinsine olan ilgim kedim Dolunay’dan sonra gelişmişti. Neretva nehrine bakan, tüyleri siyah ve beyaz renklerle bezeli kedinin birkaç kare fotoğrafını çekmemin ardından yolumuza devam ettik. Bir süre yürüdükten sonra karşımıza Mostar Şehitler Mezarlığı çıktı. Fazla büyük bir mezarlık değildi. Mezarlığın tamamını dolaştığınızda bütün mezar taşlarında ortak bir tarihle burun buruna geliyordunuz: 1993. Ölüm yılı bütün mezar taşlarında aynıydı. Fakat bu benzerlikler arasında öyle bir tanesi vardı ki, boğazım düğümlendi. Doğum tarihi 1993 ve aynı rakamsal dizilimle ardı sıra ölüm tarihi geliyordu… Mezarın kapladığı alan bile size savaşın yıkıcılığı konusunda bir fikir veriyordu. Şehitliğe bizim dışımızda ilgi gösteren birkaç misafir daha vardı: Kediler. İki kedi ilginç bir şekilde şehitliği mesken edinmişti. Mezar taşlarının üstlerine tırmanıyor, mezarlıkların aralarından kıvrılıyorlar ve objektifimin de hoşuna giden hareketler sergiliyorlardı. Kedileri her zaman fazlasıyla derin bulmuşumdur. Onların mezarlıktaki varlığının şehitlere karşı duydukları sessiz bir hüzünden kaynaklandığı düşündüm.


Bir günde Mostar’ın ara sokaklarını talan edip, bütün güzelliklerini kokladıktan sonra trene panik içinde yetiştik ve gerisin geri Sarajevo’ya döndük. Ertesi gün yol arkadaşımla gerginlik yaşayınca gezmeye tek başıma devam ettim. Gerginliğimin de etkisiyle yolları rastgele arşınlarken Latin Köprüsü’nden geçtim ve karşılaştığım dış duvarları kırmızı renkli bir kiliseye girdim. O an adını bilmediğim fakat sonrasında araştırınca öğrendiğim kilisenin adı “Church of Saint Anthony of Padua”dı. Fazlasıyla güzel bir kiliseydi. Oradan çıktıktan sonra Sarajevo’ya tepeden tüm ihtişamıyla gülümseyen Beyaz Tabya’yı gözüme kestirdim. Yolumun üstünde İzzet Begoviç’in mezarının da içinde bulunduğu Şehitlik vardı. Şehitlerin arasından geçerken mezar taşlarındaki isimlere ve tarihlere baktım. Acı bir yutkunuş geçti boğazımdan. Liderleri Begoviç ayrı ve gösterişli bir mezarlık istememiş vasiyetinde. Mezarı diğer şehitlerle aynı yerdeydi. Şehitlikten çıkınca sokak aralarına girdim. Elimde ne haritam ne de başka bir şeyim vardı. Sadece tepedeki Beyaz Tabya’ya bakmıştım bir kere ve yön duygumu pusulam edinerek arşınlıyordum yolu. Bir ara tam olarak ne tür bir madde içtiğini bilmediğim gençlerin önünden geçtim. Gençlerin kendilerine neden bu kötülüğü yaptığını asla anlamam ve hiçbir zamanda anlayabileceğimi sanmıyorum. Yoluma devam ettim. Yaklaşık bir saat yürümüş olabilirim Sebil’den Beyaz Tabya’ya kadar. Fakat zirveye varınca ne yorgunluk ne de başka bir şey kaldı. Fakat ironiktir zirvenin hakikaten tek kişilik olduğunu anladım o an. Şimdi bunun felsefi manasını realiteye dökmemin sebebi nedir bilemiyorum. Arkadaşımla gerginlik yaşayıp yoluma devam etmeseydim muhtemelen o eşsiz manzaraya çıkamayacaktım. Başarı da böyledir bazen. Eğer başarısızlıklarını kendine bir geliştirici yaparsan başarıya ulaşmaman imkansız. Tabi hostele dönünce düzelttik aramızdaki gerginliği. Bazen özür dilemeyi bilmemiz gerekir. Önceden özür dilemek konusunda çok zorlanırdım. Sebebi gurur filan da değildi. Esasında kendimi her şeye karşı suçlu hissetmekten kaynaklı bir güvensizlikti. Birinin yanlışlıkla ezdiği karıncanın bile suçlusuymuşum gibi hissederdim eskiden. Fakat üniversite yaşamım boyunca tecrübe ettiklerimle ben benliğimin büyük çoğunluğunu iyileştirdiğimi düşünüyorum. Bireysel deyimimle metamorfozum tamamlanıyor.

Saraybosna’nın beni en etkileyen yeri kuşkusuz War Childhood Museum (Savaşta Çocukluk Müzesi) oldu. Jasminko Halilovic’in Bosna Savaşına tanık olmuş çocukların hatıralarından yola çıkarak hazırladığı War Childhood kitabındaki hatıraların toplanarak hazırlandığı müzede hem hüzünlendim hem de tebessüm ettim. Bu müze çocukların savaş zamanındaki hayatta kalma mücadelelerinin en somut örneklerinden biri. Müze, 2018 Avrupa Konseyi Müze Ödülüne layık görülmüş. Müzeyi gezerken oyuncuk ayıdan sihirli değneğe kadar pek çok kişisel eşyayı ve o eşyaların sahibi olan çocukların anılarını inceledim. Gördüklerim hoşuma gittiği kadar yüreğimi de burktu. Çünkü içerde bir yandan savaşın yıkıcılığına maruz kalırken öte yandan hayatta kalma mücadelesinin en güçlü haline tanık oluyordunuz.


Saraybosna beni aurasına alan şehirlerden biri oldu. Savaşın getirdiği yıkımı ve acıyı kendi içinde örseleyerek bir toplumsal ilerleme kampçısına dönüştüren bu ülkenin her köşesini ayrı sevdim. Mostar’da büyülendim, Sarajevo’da hüzünlendim en sonundaysa bir katarsis anının yarattığı etkiyle ruhani olarak arındım. Bu özel anılarla ben Bosna’ya bir çocuğun annesine bağlandığı gibi bağlandım.



  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember