top of page

VAR-MAK

Upuzun, sık ağaçlı bir bahçeye dikilen mum olurdum. Nedense şimdi böyle başladığım bu yazının başını nereye çevirdiğini anımsayamıyorum; bir rota yok, lokasyon belirlenmemiş, giriş iznimin olmadığı bir sınırdayım. tam da burada, hiçbir bayrağın dikili olmadığı, hakimiyet alanına alınmamış toprakların uzandığı, kırlara benzese kırı utandıracak, yeşilden hiç nasibini almamış bir uzantının, nereden baksan sahiden bir uzantı düzleminin üzerindeyim. Gözümü kapatınca buradaki tel örgünün altından bu tasviri kıskandıracak bir yere geçiyorum. Orada herkes var, kahkahaları duyumsuyorum. Oysa geldiğim yerde hiç kimse yoktu. Ormandı çırılçıplaktı, dallar eğmişti başını ölümü anımsatan toprağa, ölümün koktuğu bitki örtüsüydü, örtüsüydü ruhu üflenmemiş göğün, hiç kayda geçmemiş insan yüzlerinin, önemsenmemiş ve itilmek için el bile sürülmemişin. Ormandı, korkunç bir görüntüyle yükselen beynimdeki. Bir kuşun son kez kanat çırpışı gibi, kendini iki yanından siyah ekranla kapatan bir teknolojik aletin miladını dolduruşu gibi, öylece. Önce sesli ve sonra sessiz. Önce sesli ve sonra sesini aratan. Ve sonra sesi için ağlatan. Çığırtkan bir sessizlikti. Ormandı.

Bunca zaman anlattığım hiçbir yerde gerçekten var olmak istemedim. Orman hariç.

Senin çıkageldiğin bir şenlik oluyor aniden ömrüm. Ömrüm sağımda akan su oluyor, toprağın kendini doğurması, doğurduğunu çoğaltması; doğurduğunu sevip onunla gurur duyması oluyor. Toprağın yaşadığı ve senin özlemini çektiğin her duygu oluyor. Ömrüm gözünün içi oluyor; ömrüm göz bebeğin, niyeyse ışığı bulmaya yatkın parlayan oluyor. Elinin sıkı sıkıya tutuşu ama elimin bir kuş hafifliğinde oluşu oluyor. Ömrüm kendime yaklaştığım savaşta, kendimle hesabı dürmek için oturduğum masada yüzümü kızartan, kendimi affettiren oluyor. Ömrüm, savaşın kazananı oluyor; sol elimi havaya kaldırıyor, bayrak göndere çekiliyor. Beyazı en çok kendimi affettiğim bu anı huzmesinde seviyorum.

Bunca zaman anlattığım hiçbir yerde gerçekten var olmadım. Bayrak hariç.

Masanın etrafında dolaşıyorum. Sanki herkesi gören göz benmişim; sevdiğim her şeyin bir bütün halinde birbirini seviyor olduğunu görüyorum. Benim sevgim bütünün çekirdek parçasıymış, tüm enerji göğsümde kabarıyor. Bedenlerin çevresinde şekilsiz bir bulutumsu; enerjileri görüyorum. Hayatın içinde kaybolan, bazen nefesin kendi içinde sivrilen, köşeli bir şeye dönüştüğü mücadeleleri görüyorum. Kaybolan hiçbir şey görünmez değilmiş, bu bir öğreti olarak bu yazıda yerini aldı. Kaybolduğunu sandığını bile isteye üst çekmeceye koyduğun, çarp ki düşsün diye masa kenarına iliştirdiğin, görme ki ezip geç diye ayak altına paspas ettiğin durumlar mevcutmuş. İnsan olmanın gereği senden hiç beklenmeyeni ne asil görev gibi yerine getirmek, hayal kırıklığını icat etmek, üzüntüyü satır satır yazıp kendine kaynak bellemekmiş. İnsan olmak şimdi sağ işaret parmağımla gezindiğim masanın çevresinde, masanın her yerinde, tüm boşlukların intikamındaymış. Her yere dolup taşmak olmuş şimdi insan olmak. Sevdiğim ve sevmediğim her şeyin ortak paydasıymış, eşitlemek için farklı muameleye, bambaşka katlı sayılara ihtiyacım olsa da biliyormuşum ki amacım onları görünüşte de ortak yapmakmış. Yanlışmış. Bağımsızlıkta uyum, bağımsızlıkta düzen ve kaygı, kendini kendi özerkliğinde inşa ederken aslında bağımsız olmanın tadını kaybetmese, üretimin her zerresinde kendi payına düşenden paydasına katıp, kendini, kendi için ve sonra benim için de üretirmiş. Sevdiğim ve sevmediğim her şey bile kendini bu kadar düşündürtürmüş işte, hem de bu yazıda. En çok bu yazıda. Bu yazıda bile!

Bunca zaman anlattığım hiçbir yerde gerçekten var olmayacağım. Masanın enerjisi hariç.

Düşün uykuma dank edişiyle, uykumun sabahı görüşü, açıkta kalan bacağıma vuran güneşin beynime ilettiği minik sinyaller ve bunların bir cümlelik vakitten daha az sürüşüyle yataktan hiç de öyle fırlamadım. Bu hayat öyle başlamadı. Her şey kendi ağırlığında yaşandı.

Oyalanabildiği kadar oyalananlara, doymadan kalkmayanlara, üstelik doyacağına da hiç inanmayanlara, hiçbir sevgide aklanmayacağını sanıp pamuktan beyaz dişten sert olanlara, yani ille de yumuşak olmayanlara ithaf olunmuştur. Gözümü açtığımda tavana bunları çoktan yazmıştım. Kafein bağımlılığına bir elim havada, diğeri muhakkak başımda kahküllü kadınlara edilen iltifatları anımsayıp alnımda kendine özgürlük marşı çaldıran üç tel saçım ve anarşik kalbimle günün başını aynaya çevirdim. Yüzüm suya çarptı, su beyaz mermer lavaboda sekti, kendi intihar emrini verdi, aktı gitti. Kas hafızama güvenip elimi attığım yerde dokunduğum fincanın sıcaklığı insan olduğumu hatırlatıyor, gülümsüyor ya da buruk gülümsüyorum, hoş. Zaten kimse görmüyor.


Evden çıkıp evden çıkmayı uzatmak arasında kaldığım benim için kısa, yazının tarihi için uzun zaman diliminde seni düşündüm. Seni düşünmenin nefesini aldım, içimde tuttum. Hiç bakma öyle, dışarıdaki zehir için kendime koruma kalkanı inşaa ediyorum. Seni düşünmenin nefesi böyleymiş diyorum. Seni düşünmenin nefesi öyle birden alınmaz, alelacele hiçbir şey senin hakkında yazmak için oturulmuşmasaya yakışmaz; evden çıkış süresi uzatılır bu yüzden ve bu yüzden bazı otobüsler iyi ki kaçırılır. Çantamı toparlıyorum çantamı toparlamak günü uzatmak oluyor. Çantamı toparlamak hiçbir eylemin bütünlemediği ama sana ulaşan bir yaşantılık uçla, neşeli bir şey oluyor. Çantamı toparlamak kendi basitliğini bu yazıda tam üç cümleyi art arda kurdurtmak oluyor. Sırf sen varsın diye kendi sağlam temelinin üzerine kendi katlarını inşa eden ütopik bir binaymış gibi sevgin. Sevgin şimdi bu çantamdan hiç ayırmadığım ajandam, ‘’kendin için bir şeyler yap’’ defterim, seçimi keyfime kalmış kitabım, uzakları göremeyen gözüme kılıf gözlük kutumla; sevgin çoktan var olmuş ve kendini standartlaşmış nesnelerle bütünleşiyor. Sevgin portmentoda asılı ceketim oluyor. Mevsimlik oluyor, çok üşüdün üzerine al istersen oluyor. Tüyleri diken diken eden her ana seni iliştirmek oluyor. Sevgin.