VERSAY'A GİDEN PORTAKAL AĞACI

1600’lerin son çeyreğinde Paris’in kraliyet bahçelerinde yeşermiş ve büyümeye heveslenmiş bir portakal ağacıyım ben. Paris'in gürültüsünden uzak, kraliyet bahçelerinde kışları üstümüze bir örtü çekilip yazın habercisi güneş açmaya başlayınca üstümüzden kalkıp gidiyor. Biz de portakal ağaçları olarak rahatlıyor, ferahlığımızı; yapraklarımızı iri iri açarak gövdemizi ve özümüzü güçlendirerek doğanın ve kraliyetin hizmetine sunuyoruz. Burada muazzam derecede özeniyorlar, üzerimize titriyorlar. Suyumuz 'Sen Nehri’nden, gübremiz Fransa'nın güneyindeki mera alanı olan ahırlardan geliyor.

Burnumuza ne bu şehrin kokusu ne de çirkin bir tat geliyor. Ben ve bütün portakal ağacı dostlarımız, bu bahçenin en güzel kokan ve en çok sevilen ağaçlarıyız. Burada dahi olsak kraliyet sarayının dışından da bizi seven, çok soylu efendilerimiz var; en çok da şanlı kralımız 14. Luis.

Bir pazartesi günü, pek rastlanır bir şey olmadığı halde Versay Sarayı bahçıvanı, kraliyet bahçesine geldi. Güzel kokulu portakal ağaçlarının, bizim, buradan Versay'daki saraya gideceğimizi ve sevgili Kralımız 14. Luis’in hizmetine sunulacağımızı, kraliyet bahçıvanı ile konuşurken duyduk.

Bütün portakal ağaçları bir anda dallarını şaha kaldırdı. Özlerini salgılamaya başladı. Binlerce portakal ağacı bir anda serpildi. Bahçıvan yavaş yavaş yürümeye başladı. Bütün ağaçların tek tek yapraklarını okşayarak benim bulunduğum hizaya doğru yürümeye başladı. Yanında biri daha vardı. Versay bahçıvanının onay verdiklerini yazıyordu. Sıra bana geldi. Gevşedim ve özümü bıraktım. Derin bir nefes aldı. Kanatları çıkmış gibi hiç bırakmadı nefesini, gözlerini kapadı:

“Bunu sarayın içine!” dedi. Benimle beraber bir kaç arkadaşıma da saray içi demişti.

Günlerce bu bahçede portakal ağacı seçti bahçıvan ve nihayet bu seçim sona erdi. İki gün sonra yola çıkılacaktı. En önce biz gidecektik: sarayın içine gidecek olan portakal ağaçları.

Bir sabah yaklaşık yüz kişilik bahçıvan ordusu geldi. İlk önce sarayın içine gidecek olan portakal ağaçlarını sökmeye ve onları, içi verimli toprakla dolu tekerlekli tenekelerin içine yerleştirmeye koyuldular. Söküm sırasında köklerimizin bir kısmını da kestikleri için biraz canımız acıdı ama tenekelerin içine girdikten sonra bir ferahlama geldi. Yola çıktığımızda yaklaşık otuz kilometre yol alacağımızı söyleyen ve bizi taşıyan bahçıvanın yüzünde devasa bir mutluluk görülüyordu. Sonra anladım ki bütün Paris'i selamlayarak geçiyoruz bu yollardan. Bir kraliyet bahçesinde yetişip kraliyet sarayına girmek herkesin harcı değil tabii. Yol boyunca ara ara portakal özümü gevşetip, Paris halkını huzur veren portakal çiçeği kokumla selamlıyordum.

Sarayın kapısına geldiğimizde bizi arka taraftan saraya almak yerine saray halkının saygısını görmek üzere ön kapıdan içeriye aldılar. Saray çevresinde sesler yükseliyordu. "Kralımızın yirmi portakal ağacı geldi. Daha da gelecek." gibi yüksek sesler duyuyorduk. Yirmi ağaçtan biri olduğumu duyunca daha da heyecanlandım. Sarayın kapısından içeriye taşındık. Sersem bahçıvan çırakları dallarımıza zarar veriyordu ama görkemimizden hiç bir şey kaybetmedik.

Bizi, sevgili kralımız 14. Louis'in zevkine göre tasarlanmış, altın kaplama, geniş bir salona aldılar. Onarlı sıralar halinde karşılıklı dizdiler. Salonun kötü kokusu biz girince değişti tabii. Çok geçmedi Kralımız girdi salona. Çoğumuz gevşedik ve bir anda saldık özümüzü. Kralımız yerde yatıp yuvarlanmak istiyordu neredeyse bu muhteşem kokudan.

Tek tek yapraklarımızı dokundu. Kokladı. Derin derin soludu. Ciğerlerini portakal çiçeği kokusu ile doldurdu. Salondaki herkesi çıkardı. Sadece yirmi portakal ağacı ve sevgili kralımız 14. Louis kalmıştı. Kimseyle paylaşmak istemiyordu bu portakal kokusunu. Tek başına kokuyu içine çekip hiç saray dansına uymayan bir şekilde dans etmeye başlamıştı. Biz de coşkulu kralımızı daha da coşkulu hale getirip özümüzü salona salıyorduk. Saatlerce çıkmadı salondan. Ve en sonunda galiba karnı acıktı. Toparlandı. Kraliyet asasını koluna taktı. Gerçek bir kral gibi yürümeye başladı, salonun kapısına geldi, topuklarını vurdu yere. Kapılar ardına kadar açıldı. Ve yanında bitiveren önlüklü adama,

"Derhal özlerini istiyorum. Yatak odam rezelet kokuyor." dedi.

"Emredersiniz Kralımız!" dedi önlüklü adam. İki büklüm bekledi bir müddet. Uzaklaşmaya başlayınca doğruldu. Bahçıvan çıraklarını çağırıp, bizi kendi odasına götürmesini söyledi.

Çıraklar sürükleyerek bizi odadan çıkardı. Bütün saraya kokumuzu salarak gitmiştik beyaz önlüklünün odasına. Odada cam tüplerden, kıvrımlı hortumlardan ve karmaşık bir masadan başka bir şey yoktu. Beyaz önlüklü de ardımızdan geldi. Pencerenin perdesini çekti. Önce kokladı. O da büyülendi. Fakat özümüzü kralımıza saklamıştık. Yine muhteşem ferahlamıştı odası.

Diplerimize bizi ferahlatan bir sıvı dökmeye başladı. Hepimize tek tek uyguladı bu işlemi ve bundan muhteşem zevk alıyordu. Hepimizi ferahlattıktan sonra sıra bana geldi. En önde ben vardım, masasının yanında. Yapraklarımı koklamaya, çiçeklerimi içine çekmeye başladı. Sonra, hiç fark etmedim ama elinde de bir makasa varmış, bir anda çiçekli dallarımı kesmeye başladı. Canım muazzam yanıyordu. Parça parça aldığı canımı bir sıvıya yatırıyordu büyük bir şeffaf tankın içine. Hiç usanmadan bunu büyük bir zevkle yapıyordu. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Dallarımdan ağlamaya başladım. Fayda etmiyor, dallarımdan akan gözyaşlarım için bir tüp asıyor ve onları da oraya biriktiriyordu. Yapraklarım için de teneke bir varil vardı, onun içine biriktiriyordu. Bütün parçalarımı tek tek değerlendirmek ister gibiydi ama neden?

Canımın acısı bunları düşündürecek fırsat vermiyordu. Çırılçıplak kalmıştım. Sadece gövdem ve dallarıma can veren kök bölgem. Suyum tükenmiş, dallarımdaki şişeler toplanmıştı. Masanın bir köşesine onları sıraladı ve eline bir keskin alet daha aldı. Gövdemden köküme doğru derin bir yarık açtı. Kendimden geçtim.

Bütün sıvımı bıraktım. Özümü, suyumu...

Baygınlıkla kendimden geçtim. Artık yolun sonuna gelmiştim. Kraliyet ağacı olmam felaketle sonuçlanmışa benziyordu. Diğer dostlarımdan hiçbiri ses çıkarmıyor, özlerini salıyorlardı. Son alacağım kokunun kendi özümden çıkan koku olacağını hiç bilmiyordum. Elveda hayalleri bile kuramadığım dünya.

* * *

Hiçbir şey hissetmiyor, süzülüyorum. Kırmızı ve altın renkleriyle görkemli bir oda. Bedenim. Bedenim nerede? Dallarım da yok, çiçeklerim de. Özüm kalmış yalnızca geriye. Aman Tanrım! Sadece bir öz birikintisiyim, süzülüyorum. Boşlukta, boş bir özüm. Pencereden bakıldığında, görkemli bir bahçe.. Ve bütün dostlarım orada, olamaz!

Bir anda kapı açıldı. Kral 14. Louis geldi. Derin bir nefes aldı. Doymadı. Bir nefes daha aldı. Hızla ve kontrol edemediğim bir şekilde Kral 14. Louis'in burnundan içeri girdim.

Burası, burası; ihtişam ve kibirle dolu bir oda...



  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember