Vicdan’ın Cenazesi

Önümde duran tabuta baktığımda anlam kazanıyor her şey, ölüm tüm somut varlığıyla dikiliyor karşımda. Hava çok sıcak ama buz kesiyor ellerim, mideme sert bir yumruk yemiş gibiyim. Nasıl hissetmem gerek bilmiyorum, hislerim felç olmuş sanki. Aldığım nefesi bile hissedemiyorum.

Belki böylesi daha iyidir diye düşünüyorum. Önümde yeşil tabut, arkamda gözyaşı korosu var.

Tabutun üstünde ise can dostumun vesikalığı, fotoğrafının altında da o olduğunu kanıtlamak istercesine büyük harflerle adı yazılı ‘’Vicdan Altan’’.

Tanıştığımız güne götürüyor beni bu isim, birdenbire lisenin ilk gününde, tahta sıralarda otururken buluyorum kendimi. Sınıfta boğuk bir gürültü var. Herkes birbiri ile konuşuyor ben ise sınıfın en köşesinde saklanıyorum. ‘’Yanın boş mu?’’ diye soruyor uzun boylu bir kız, tek oturmak istiyorum diyemiyorum, uysallıkla yanımda duran sırt çantamı kucağıma alıyorum, yavaşça oturuyor yanıma. ‘’Ben Vicdan.’’ diyor gülümseyerek Ne garip bir isim böyle diye geçiriyorum içimden ama ailen neden böyle bir isim seçti ki, diye sormaya da çekiniyorum. Tepkisiz kalmamdan anlamış olacak ki gülerek omzuma dokunuyor. ‘’Garip dimi? Vildan olacakmış aslında ama nüfus müdürünün kulakları pek iyi duymuyormuş. İlk okulda çok dalga geçerlerdi, o zamanlar nefret ederdim ama şimdi seviyorum adımı. Kimse de yok.’’ diyor. Gözleri dışarıda koşuşturanlara kayıyor, birkaç saniyelik bir sessizlik giriyor aramıza. Yeniden gülümseyerek bana dönüyor ‘’Bak mesela, bu sınıfta üç tane Hakan var.’’ Kanım ısınıyor bu kıza, samimiyeti işliyor içime. Naz ben de, diyorum çekinerek.

El sıkışıyoruz sonra beş sene boyunca hiç ayrılmıyor ellerimiz… Bağımız koptuğunda bile balık hafızalı olan ben asla unutmuyorum o kızın ismini de, sonradan öğreneceğim talihsiz hikâyesini de. Fotoğraftaki kadının çehresi yabancı gerçi artık bana. Ben onu daha çok lise üniformamızın içinde, kocaman gülümsemesi, balık sırtı örülmüş siyah saçları ve hayallerle dolu bakışları ile hatırlıyorum. Karşımda duran kadının ise kızıl küt saçları ve donuk, duygusuz bakışları var.

Bakamıyorum fotoğrafa daha fazla, bakışları altında suçlulukla eziliyorum, geldiğimden beri ilk defa bir şeyler hissediyorum. Pişmanlık ve suçluluk hissi çörekleniyor içime, soluğumu kesiyor adeta, kimsenin görmemesini umarak gömleğimin bir düğmesini daha açıyorum ama fayda etmiyor. Öksürük krizine tutuluyorum, zar zor kendimi bir köşeye atıyorum. Bir kaç yudum su içtikten sonra kendime gelebiliyorum ancak, bahçedeki bir ağaca yaslanıyorum. Gözlerim güneşten rengi solmuş iki katlı müstakil eve takılıyor. Vicdan ve ailesinin eviydi bu, bahçesinde ve odalarında beraber anılarımız doluydu. Çok severdim bahçelerindeki salıncakta oturup gelecek hakkında konuşmayı, hayaller kurmayı; güzel bir hayat yaratacaktık kendimize.

Üç odalık bir evde dört insan yaşamaya çalıştığımızdan Vicdanların evleri cennet gibi gelirdi bana ama benim aksime o nefret ederdi bu evden. Buraya taşındığımızdan beri iki yakamız bir araya gelmedi, derdi. Hayallerinden biri de annesi ile bu evden taşınmaktı, babasını hiç sevmezdi. Hiçbir zaman bana açıkça sorunlarından bahsetmezdi ama ben gülüşünden, dalıp dalıp gitmelerinden bir problemi olduğunu anlardım Uykusuzum, der geçiştirirdi, ben de üstelemezdim.

Onlarda kaldığım güne kadar da nasıl bir trajedinin içinde olduğunu bilmiyordum.

Bana cennet gelen bu ev Vicdan’ın cehennemiydi, hayattan tüm umutlarını kesmiş bir annesi, asla ayık olmayan bir babası vardı. Sığınacağı tek liman bendim ve o gece babası alkol kokan ağzı ile evi savaş alanına çevirirken onu asla bırakmayacağıma dair yemin etmiştim. Dört yıl sonra bir taksinin arka koltuğunda, omuzumda sızmış bir halde yatarken bozdum yeminimi.

Yaş aldıkça beraber yürüdüğümüz yol ikiye ayrılmaya başlamıştı ve Vicdan uçuruma doğru ilerliyor, onu korumak adına söylediğim her cümleyi kulak ardı ediyordu. İlk zamanlar bunu kabul etmek istememiştim ama o gece caddenin ortasında, çık şu hayal dünyandan, hiçbir şey düşündüğün gibi olmayacak, dedi alkolün verdiği rahatlık ve vurdumduymazlıkla. Yüzümü avuçlarının arasına aldı, ‘’Bu kadar iyi ve uysal olma, böyle insanları kimse sevmiyor, bak bana ne kadar da iyiydim ama annem sevdi mi beni, ya babam? Söylesene! Sevdi mi? Büyük insanlar olacaktık dimi? Ben kendi deliğimde sıkıştım kaldım, çıkamıyorum oradan.’’ Ben sustukça sesi daha da yükseliyordu. Tamam, dediğin gibi olsun, hadi gidelim buradan, dedim, kaçırırcasına taksiye soktum onu. Takside de devam etti sayıklamaya.

Vicdan’ın üniversite sınavını kazanamaması güzel bir hayat yaratma hayalimize balta vurmuştu. En büyük umutlarından biri ellerinden kayıp gitmişti ve yeniden çabalamaya da niyeti yoktu. Çabaladıkça battığına dair inancı tamdı ve beraberinde beni de sürüklüyordu. O gece hava aydınlanana kadar uyuyamadım, gözümü her kapattığımda cümleleri yankılanıyordu kafamda, bir kabusun içinde buluyordum kendimi.

Güneş yeniden doğduğunda bir karar vermiştim, kurtarılmak istemeyen birinin kurtarıcısı olmayacaktım. Kalabalığa karışıyorum yeniden, tanımadığım bir sürü insanla sarılı etrafım, hepsinin dudaklarından belli belirsiz cümleler dökülüyor pek azını duyabiliyorum…

‘’Yazık oldu, boşanacaklarmış bir de yakında.’’ diyor acıyarak orta yaşlı kadınlardan birisi, ‘’Vah vah dayanağı kimse yoksa demek ki, evde kalmak zorunda kalmış işte.’’ diyor bir diğeri yanındakinin sözlerine arka çıkarak. Öteki kadının cevabını duyamıyorum, iç sesim bastırıyor onları. Kendi sesim acımasız bana…

‘’Neden yapayalnız bıraktın onu?’ diyor,

‘’En güvendiği sendin herkes gibi sırtını döndün ona, uçurumun kenarında terk ettin onu.’’ Yavaş yavaş dağılıyor kalabalık, tek başıma kalıyorum sokakta.

Bir yanımda söyleyemediğim cümleler, diğer yanımda ise vicdanım..



 

Resim: Juan Navarro Baldeweg

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember